Status: Single
City: Istanbul
Country: TR
Signup Date: 8/28/2006
|
|
|
|
Tuesday, September 29, 2009
 |
Bu sene 11.si düzenlenen İstanbul Bienali(çağdaş sanat eserlerinin sunumuna vesile olan etkinlik), temasını Alman yazar Bertolt Brecht’in “Üç Kuruşluk Opera” sından alıyor: “İnsan Neyle Yaşar?”. Bunun üzerine ben de kendi kendime neyle, daha doğrusu nelerle yaşadığımı ve hayatta kalmama vesile olan şeyleri düşündüm: Müzik, aşk, arkadaşlar, hayaller, havyanlar, heyecanlar, kelimeler, kitaplar, yazılar, yalnızlıklar, şiirler, şaraplar, konserler, kıyafetler, fotoğraflar, renkler, çikolatalar ve çıkarımlar derken tabiî ki o unutulmaz filmler ve hikayeler düştü aklıma. Bir kitap okur gibi, bir rüyaya yatmış gibi ve bir masalın içindeymiş gibi izlediğim; kendimi bulduğum, kendimden kaçtığım, kendimle yüzleştiğim, çok fazla sevdiğim, bağlandığım, etkilendiğim ve bence herkesin izlemesi gerektiğini düşündüğüm filmler… İzleyip görmesi sizden, önerip kabaca yorumlaması benden… Çok daha fazla detaya girmek isterdim her filmle ilgili, yazacak çok şey var, ama kısa özetler geçiyorum ki hepsini okuyabilin.
İşte 1. Listem:
1- The Fall (Düşüş) (2006) ABD-İngiltere-Hindistan Yönetmen & Senarist: Tarzem Singh 2000 yılında çekilen, sıradan bir polisiye filmi gibi görünmesine rağmen dahice kurgulanmış rüya sahneleriyle akıllarda kalan “The Cell” filminin yönetmeni Tarzem, bu kez daha da egzantirik ve mistik bir hikayeyle kendini ispatlıyor gerçek sinemaseverlere. Daha ilk filminde sakatlanmış bir dublör olan Roy Walker(Lee Pace) ve yattığı aynı hastanede bulunan, kolu kırık küçük kız Alexandria arasında aktarılan hikaye, bu masalımsı filmin ana temasını oluşturuyor. Yattığı yerden kalkamayan kalbi kırık aşkzede Roy, acılarına son vereceğini düşündüğü ölümcül ağrıkesicileri kendisine getirmesi için küçük Alexandria’ya, kafasında yarattığı aşk ve intikam unsurlarıyla örülü, beş farklı karakterden oluşan bir hikaye anlatmaya başlıyor. Hikayeyi Roy anlatıyor ama biz her şeyi küçük kızın gözlerinden izliyoruz. Ve daha önce böylesini görmedim dedirtecek kadar ihtişamlı ve yaratıcı sahneler başlıyor… Yönetmen Tarzem’in Salvodor Dali’nin tablolarını çağrıştıran inanılmaz güzellikte görsel öğelerle süslediği film(filmin afişi de zaten Dali’nin “Face of Mae West” tablosunun bir etkileşimi), başta kuzey Afrika ve Hindistan olmak üzere, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu tam 18 farklı ülkede ve 26 farklı gerçek mekanda, prodüksyon aşamalarıyla birlikte tam 4 yılda çekilmiş. Filmi finanse eden iki tanıdık isim ise en son “The Curious Case of Benjamin Buton” ile döktüren David Fincher ve Spike Jonze. Film boyunca karşılaşdığımız ilginç metaforlar, masumiyet ve kötülüğün içiçe geçmesi gibi soyut kavramlar muhteşem bir biçimde aktarılıyor ve filmi tam bir görsel şölen haline getiriyor. Oyuncular ise oynamıyor, adeta yaşıyorlar filmi. “The Fall” aslında başlı başına yazı konusu olacak cinsten bir kitap adeta. Ne yazık ki güzel ülkemizde gösterime bile girmeyen, sadece 27.İstanbul film festivalinde gösterilen bu harikulade filmi mutlaka bir yerlerden bulup izleyin, izlettirin. Unutamayacaksınız…
2- Ben X (2008) Belçika Yönetmen & Senarist: Nic Balthazar Bilgisayar oyunuyla gerçek dünyayı etkileyici bir biçimde içiçe geçiren Ben X, kimselere benzemeyen Ben’in evde, okulda ve sosyal hayatta yaşadığı zorlukları, hayata adapte olma sıkıntılarını zekice bir kurguyla anlatan oldukça sarsıcı bir film. Ben, Asperger sendromu diye bilinen; konuşmasını, davranışlarını ve düşüncelerini etkileyen bir çeşit otizm hastalığından muzdariptir. Aslında herkesten kat be kat zeki olan Ben(Greg Timmermans), vaktinin çoğunu geçirdiği, sanal ortamda oynanan Role Playing Game türündeki oyun Archlord’da en yüksek seviyelere çıkıp, aslında gerçek dünyada olmak istediği gibi bir karaktere bürünerek sanal dünyada bir kahraman olur. Gerçek hayatta kimsenin onu anlamadığını düşünen Ben, bu sanal oyunda onun şifacısı olan Scarlite adında bir kızla tanışır. Fakat gerçek hayatta içinde bulunduğu durum, Scarlite ile yüzyüze gelmesi fikrini zorlaştıracaktır. Oysa ki Scarlite çoktan Ben’in gerçekliğe dahil olmuştur bile… Beni tanıyanalar bu filme ne kadar aşık olduğumu ve hikayeden, uğruna “X” isimli bir şarkı yazacak kadar çok etkilendiğimi bilirler. Özel bir filmdir benim için. Çeşitli ülkelerdeki festivallerden 6 adet ödülü olan Ben X, Hollandaca da hızlı okunduğunda “Benninks” şeklinde çıkar. Bu da o dilde “ben hiçbirşeyim” anlamına gelir. Film boyunca dışlanmanın, insanların acımasızlığının ve hayatta hiçbir yere sığışamamanın verdiği hüzün, yalnızlık duygusu, acı ve öfkeyle savrulup gidiyorsunuz. Ama içinizde gizliden ve masumca da olsa bir intikam ateşi yakıyorsunuz yine de. Oldukça başarılı kurgusuyla da içinizi titreten bu psikolojik drama, özellikle gerçek ile oyunun içiçe geçtiği görüntüleriyle iz bırakıyor ve kalbinizin üzerini binlerce X’le çizik çizik ediyor.
3- The Piano (1993) Avustralya-Fransa Yönetmen & Senarist: Jane Campion Başrol oyuncusu Holly Hunter’a 1994 yılında en iyi kadın oyuncu, küçük kızını oynayan Anna Paquin’e yardımcı kadın oyuncu ve yönetmene özgün senaryo dalında Oscar getiren film; 6 yaşından beri konuşmayı reddeden ve kendini derin bir sessizliğe gömen tutkulu kadın karakter Ada(Holly Hunter), onun küçük kız(Anna Paquin), mektup vesilesiyle tanışıp evlendiği kuralcı kocası(Sam Neil) ve Harvey Keitel’ın canladırdığı kasabanın yalnız yerlisi arasında geçmektedir. 19. yüzyılda geçen bu görkemli aşk hikayesinde; piyanosuna, kendini ona bağlayıp derin sulara atabilecek kadar obsesif derecede bağlı Ada’nın hikayesini izlerken tüylerinizin ürpermemesi imkansız gibi.. O dönemin kadınlar üzerinde yarattığı cinselliklerini saklamaya, düşündüklerini rahatlıkla ifade etmemelerine dayalı baskılar ve dönemsel unsurlar filmde çok iyi bir şekilde yansıtılmış. Ada sırf piyanosunu çalabilmek için her türlü zorluğa, acıya ve baskıya katlanırken, kendini kendine bile itiraf etmekte zorlandığı bir aşkın içerisinde buluyor. Soluk ve karanlık bir atmosferde geçen film boyunca içinize içinize işleyen piyano partisyonları da cabası tabi.. Bir taraftan içinizi ürpertirken bir taraftan ihtirasa, romantizme, derinliğe ve deliliğe sürüklüyor film. Ayrıca 1993 Cannes ve 1994 Cesar’da da en iyi film ödülünü alan Piyano, özellikle bünyede yarattığı gizli travma ve dönemin kadına bakışı açısından övgüyü hak ediyor.
4- JUNO (2006) USA-Canada Yönetmen: Jason Reitman İçlerinde Academy ve Bafta’nın da bulunduğu tam 49 ödüle sahip Juno; uçuk kaçık, fazlasıyla doğal ama bir o kadarda zekice yazılmış akıcı diyaloglarıyla yeni dönem gençlik sinemasına farklı bir bakış açısı getiren cinsten bir film. Çünkü fazlasıyla samimi ve gerçek insan psikolojileri içeriyor. İlk bakışta dram unsurları da içeren bilindik bir hamilelik hikayesi gibi algılabilen film, izlemeye başladığınız daha ilk dakikalarda, hatta jeneriğin girmesiyle birlikte sıradışı ve absürd bir hikayeyle karışılacağınızın sinyallerini veriyor. 16 yaşındaki zeki, asla bildikleriyle yetinmeyen dobra kız Juno, can sıkıntısı ve meraktan erkek arkadaşı Paulie Bleeker(Michael Cera) ile sevişmeye karar veriyor ve beklenmedik bir şekilde hamile kalıyor. Fakat sonrasında yine beklenmedik bir şekilde bebeği doğurmaya ama evlatlık vermeye karar veriyor ve henüz doğmamış bebeği için mükemmel aile arayışına başlıyor. Juno gibi çılgın bir karaktere can veren 22 yaşındaki oyuncu Ellen Page, acayip doğal performansıyla harikalar yaratıyor. Onun umursamaz tavrı izlerken size de geçiyor. Ama filmin asıl kalbi senaristi ve diyalog yazarı Diablo Cody. Bu başarısıyla Oscarı da kucaklayan marjinal senarist, film boyunca bazen takip etmekte zorlandığımız diyaloglardaki ince espirilerle beyin fırtınası estiriyor adeta. Filmi asıl ilginç kılan unsurlar ise, tipik aile formunun aksine; kızlarının durumunu oldukça doğal karşılayan, onu bu yolda sürekli destekleyen anne baba ve bu durum karşısında Juno’nun takındığı alaycılı tavrın, aslında onu giderek büyümeye ve olgunlaşmaya götürme süreci. Hollywood’un yapay güzel ve yakışıklılarla dolu, tipik gençlik filmlerinden sıkılıpta daha karakterli şeyler izlemek isteyenler Juno’yu es geçmemeli. Ayrıca filmin sadece akustik gitar ve kuru vokalden oluşan müziklerine de bayıldığımı söylemem gerek.
5- Angel-A (2005) Fransa Yönetmen & Senarist: Luc Besson Leon, 5.Element ve Taxi gibi filmlerden hatırlayacağımız, Fransız sinemasının usta yönetmeni Luc Besson’dan modern bir masal var karşımızda. Sürekli kaybeden, hor görülen, başarısız bir dolandırıcı olan Andre(Jamel Debbuose) ve uzun bacaklı, seksi melek Angela(Rie Rasmussen). Çok farklı görünmelerine rağmen, aslında aynı olan iki kaybedenin öyküsü. Artık hayata dair hiç bir umudu kalmayan Andre’nin, intihar etmek üzereyken garip bir şekilde karşına çıkıp onu bu fikirden uzaklaştıran güzel melekle olan sıradışı ilişkisi. Ama aslında kim kimi kurtarıyor onu bilemiyoruz. İyilik ve kötülük, hayal ve gerçek, güzel ve çirkin içiçe geçiyor filmde. Karakterler sıklıkla rol değişiyor. Kimsesiz ve sevgisiz Andre, hayatla ve kendisiyle yüzleşiyor Angela sayesinde. Bir melek aşık oluyor ve sevildiğini hissediyor ilk kez. Yer yer ince espiriler ve felsefik diyaloglarla hayata dair bolca mesaj da veriyor film. Paris’in sessiz ve buğulu sokaklarında geçen bu romantik hikayede, Luc Besson kendi deyimiyle Paris şehrini de başrole oturtuyor tabii. Kollarınızı açıp uçasınız geliyor adeta şehrin o ıssız ve büyülü atmosferine. Hele ki karelere sık sık yansıyan köprüler aklınızı alıyor izlerken. Filmin siyah beyaz oluşu da ayrıca etkileyici kılıyor hikayeyi tabii. Sıradan bir melek ve insan hikayesinden çok, birbirine tutunan iki yalnız kalbi içimize alıyoruz adeta izlerken. Birbirine acayip zıt görüntü sergileyen Debbuose ve Rasmussen’in oyunculukları ise oldukça başarılı. Luc Besson, yönetmenliğe altı yıl ara verdikten sonra çektiği ilk film olan Angel-A ile basit gibi görünebilen bir hikayeyi, detaylarla can alıcı kılarak sıradan bir yönetmen olmadığını bir kez daha kanıtlıyor. Bize de bu filmi arşive eklemek kalıyor.
MELİS BALCİLAR melis@melisbalcilar.com www.melisbalcilar.com
** Yazının Siyah Beyaz Dergi Ekim sayısı linki için: www.siyahbeyazonline.com
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Tuesday, August 25, 2009
 |
Dj, Producer Sezer Uysal - Falling İn love İn Moscow Vocal Mix Melis Balcılar E.P www.beatport.com ve birçok sanal müzik markette satışa çıktı. https://www.beatport.com/en-US/html/content/release/detail/182435/fall_in_love_in_moskowVocals, lyrics and vocal melody by MELİS
www.myspace.com/melisbalcilarwww.myspace.com/justianos
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Saturday, August 01, 2009
 |
Ağustos ayından itibaren her ay, Müzik yazıları-Albüm kritikleri-Müzik piyasası ve Hayata dair güncel yazılarımla, Online Müzik Dergisi "Siyah-Beyaz" dayım! Bu ay ayrıca benimle ilgili bir de tanıtım yazısı mevcut! İlk yazım "Placebo: İlaçların Kralı" nı okumak için tıklayın! www.siyahbeyazonline.com
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Tuesday, June 30, 2009
 |
Category: Music
Dj "Cuberk" ile birlikte yaptığım Progressive-House tadındaki parça "Heaven's Groove", Dark Pleasure Records etiketiyle www.beatport.com'da satışta! Vocals, lyrics and lyrical melody by MELİS
Dinlemek ve indirmek için: https://www.beatport.com/en-US/html/content/release/detail/181559/heavens_groove_ep#app=d36a&a486-index=3www.myspace.com/melisbalcilar
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Tuesday, June 02, 2009
 |
Category: Music
Benimle, müziğimle ve her türlü çalışmalarımla ciddi anlamda ilgilenebilecek, hedefi ve vizyonu olan (GERÇEK) bir MENAJER ARIYORUM..
Herkes sanıyor ki çok bağlantım, çok tanıdığım, çok param var. Oysa buraya kadar dişimle tırnağımla tek başıma geldim! Çalışarak, kendimi geliştirerek, sürekli nasıl daha iyisini, daha anlamlısını yapabilirim diye düşünerek.. Kendi müziğimi, tek tek enstrümanlarını, şarkı sözlerini yazıyorum. Kendi kayıtlarımı alıyorum, kendi konserlerimi ayarlayıp, şarkılarımı yaymaya çalışıyorum. Kendi afişimi yapıp, kendi klibimi çekmeye çalışıyor, kendimce bağlantılar kurmaya çalışıp, şarkılarımı bir albümde toplamaya çalışıyorum..
Acaba bu mu korkutuyor insanları? Herşeyi yapabiliyor olmam mı? İddialı ve ulaşılmaz görünmem mi? Dışarıdan bakınca kimseye ihtiyacım yokmuş gibi durmam mı? Her anlamda kaliteden ödün vermemem mi? Yani bu yüzden mi yanıma yanaşamıyorsunuz yoksa? Bu yüzden mi konuşmaya çekiniyorsunuz benimle?
Artık çok yoruldum, çok sıkıldım! En azından birileri yaptığım çalışmaları yaymaya, albüm yapmama, bağlantı kurmama, canlı performans için sahne bulmama yardımcı olsa.. Keşke birileri duysa sesimi. Konuşsa, anlatsa, paylaşsa, fikir verse, fikir alsa..
Elimdeki en güzel nimetim(ki o da yine kazıya kazıya başardığım) biricik stüdyom ve orda özgürce kaydettiğim şarkılarım.. Bir de müziğimi canlı icra etmemi sağlayan ve beni destekleyen çok sevdiğim müzisyen arkadaşlarım.. Kendime ve yaptığım müziğe fazlasıyla inanıyorum, ve artık başkaları da buna inansın istiyorum çünkü etrafta dolanan yalan dolan, çalıntı müziklerden çok sıkıldım! Yarışmalarda 1. olan abidik gubidik şarkılardan, tüm festivallerde boy gösteren kötü gruplardan ve tek derdi para olan sözde prodüktörlerden!
Bir festival düzenleniyor, hep aynı gruplar hep aynı bildik şarkılar. Organizatör baban, amcan, ayın dayın kankansa senden kralı yok! En güzel sahnedesin! Müziğin ve sahnen mi? Onu boşver yaaa... Önemi mi var?:) Saat kaçta çalınacak sen onu söyle birader.. Ha olurda kazara senin başvurun kabul edildiyse de para vermedikleri gibi üzerine bir de yol parasını cebinizden verip gelin diyorlar.. Oha! Ne bu ya? Albümün yoksa köpeksin muamelesi mi? Sana sahne de yok para da! Vay be..
Ama şarkın popüler kültürün kıçını öpüyorsa, ucunda para pul da varsa bütün Tv programlarında ve radyolardasın:) Listelerde hemen 1 numara(artık onu da kim ayarlıyorsa?!). Ver parayı al şöhreti..
Bir de şimdi yeni moda çıkan menajer bitmeleri var.. Bir gece uyuyup sabah uyanıyorlar, bir bakmışlar organizatör, menajer oluvermişler, ortalıkta geziniyorlar.. Bana yardımcı olur musun diye soruyorsun, albümün var mı diye soruna soruyla cevap veriyor. Nerelerde sahne aldın bakayım bir diyor. Ah benim küçük beyinlim, senin işin de bu ya zaten, bana sahne ayarlamak, bağlantı kurmak, albüm yapmak.. Yoksa sen niye varsın ki? Daha dünkü halinle armut piş ağzıma düş yapmak için mı? Bu işler bu kadar mı kolay oldu ya..
Albüm yapmak için illa çok mu paramız olması lazım? İlla birtakım insanların altına mı yatmak lazım? İlla birilerine yalakalık yapıp, onların sürekli peşinden koşmak, daha dün kendine kafasına göre bir sıfat ekleyen insanlara haketmediği saygıyı göstermek mi lazım? Tutmak(!) için "aşkım sakız oldu ağzında, sensiz ben bir hiçim" tadında klişe sözlerle şarkılar yazmak mı lazım? Tutmak(!) için illa daha önce tutan şarkıların izinde giderek, hep benzer şeyler mi ortaya koymak lazım?
Kıçımızı başımızı sallayıp, bikiniyle sahneye çıkmak ve motor görünmek mi lazım? Ha bende bazı şeyleri kendi çapımda yapıyorum o ayrı.. Sahnede içimden geldiği gibi giyinip, dans edip, dağıtıp, saçlarımı savuruyorum. Ama ben bunları o an hissederek, doğaçlama ve içimden geldiği gibi yapıyorum. Birileri bana bunu yapacaksın, yapmalısın dediği için değil! Lafım da bunu benim gibi gerçek duygularla yapanlara değil zaten, sadece miş gibi yapanlara... Bir çemberin içinde, sadece belli gruplarla ve şarkıcılarla çalışan ve onun dışındaki yeni müzisyenlere destek olmayanlara..
Gözünüzü kapayıp düşünün şimdi.. Kaç kişi var etrafta böyle?
Beni anlayanlar yazsın bana lütfen, yalnız ben miyim böyle düşünen yoksa yanılıyor muyum söylesin birileri..
Bir menajer aranıyor ilanından başka birşey olmayacaktı bir de aslında bu yazı.. Ama durduramadım işte yine kendimi..
Vazgeçemediğim gibi müzikten, susturamıyorum da artık aklımdaki öfkeleri, isyanları.. SUSAMIYORUM!
MELİS BALCILAR
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Monday, June 01, 2009
 |
Category: Writing and Poetry
Kalbine hükmeden kadınlar var bu dünyada. En zoru başaranlar diyorum ben onlara. Materyal hayallerini yaşamak uğruna duyguya ait ne varsa unutan, unutmak zorunda bırakılan; hisleri yüzlerinden daha gergin olan kadınlar.. Sürekli sorular soran, ama cevapları aslında gerçek anlamda merak etmeyip dinlemeyen ve durup kendini bile bir an olsun dinlemeyen kadınlar.. Mutlu olup olmadıklarını aslında kendilerine hiç sormayan, gereksiz meşguliyetlerinden dolayı bunu sormaya bile fırsat bulamayan, belki de o cevaptan kaçan kadınlar.. Kalpte yalan ama toplumda doğru diye adlandırılan bir birlikteliğin peşinden sürüklenen, cepte mutlu ama ruhta fakir ilişkilerin koynunda ıslanıp üşüyen.. Bir an olupta kendilerine gerçekten istediğim hayat bu mu diye sormayanlar.. Yer çekimi kadar gerçek cinselliklerini dizginleyip, kendini karanlıklara hapseden kadınlar.. Elleri başları bağlanan ama aslında beyinlerinde hiç dizginlenemeyen kadınlar.. Kadıncıklar.. Kalpler... Küçükken kafalarda idealize edilip üzerine hayaller kurulan, itinayla kundaklanan bir dünyaları vardır kadınların. İnce ince dokunmuş danteller misali, özenle işledikleri teğelsiz hayalleri.. Açmaya korktukları bir çeyiz sandıkları vardır onların. Ki korktukları içindeki tabak çanak teğil, kullanılırsa kolayca yokolabilir diye düşündükleri duygularıdır aslında.. Bir erkeğin açıpta özensizce tutabileceği kalplerdir kadınlarınki. Kırılmaya öyle müsait.. Mümkün mertebe gerçek dünya düzenini inkar edebilecek kadar geniş düş güçleri geliştirmişlerdir kendilerine. Öyle ki biri bozmaya çalışsa da o an, başarısız olur, inatçılıklarında güçsüz düşebilir.. Bembeyaz hayallerdir bunlar; bir gelin çiceğini yakalamak kadar çocuksu ve hayalperest, ama aynı zamanda bir o kadar da gerçekçi. Uzun uzun düşlenir gelecek. Palmiye ağaçlarıyla süslü yarınlara ait herşey pürüzsüz olmalıdır. Evler, özene bözene seçilen eşyalar, huzursuz koltuk kılıfları ve çalışmaktan yorulmuş televizyonlar.. Misyonunu tamamlayamadan yalnız kalan çarşaflara teslim olmadan önce çok şey biriktirir kadınlar içerilerinde. Çok fazla hayat birikir kafalarda, kafalar olan bitenden memnun kalmaz bir de hiç.. Bazen uykusuz bir gece, bazen de sıcak bir yaz günü buhranı tetikler içlerindeki heyecanı, eğer heyecansız kaldıysa kadın ruhu.. Çelinmeye çok müsait zamanları vardır ne de olsa ruhlarının, aç kalır, ilgisiz bırakılırsa eğer.. O yüzden bu kadınlar hep kucak kucak taşınmayı, yumuşacık kollarda uyutulmayı beklerler; tıpkı küçükken düşledikleri gibi.. Kadınların mutlu ve bilinçli anneleri varsa eğer, onlardan öğrendikleri gibi özgüvenli, gerçek ve minnetsiz yaşamayı seçerler.. Küçük mutsuzlukları usulca biriktirir, kanayan yerlerini iyice gözden geçirir ve tamiri yoksa artık kırılmışlıklarının, sakince çekip giderler. Asaletlerini hiç bozmadan. Arkalarına bir kez bile bakmadan. Gülümseyerek giderler.. Ama eğer bir de mutsuzsa o anneleri, en fena darbeyi ilk önce onlardan alır bu küçük kadınlar. Çünkü mutsuz anneler de kendi bildikleri ve yaşadıkları gibi aktarırlar hayatı ve erkekleri eğer cesaretsizlerse.. Eğer kendileri başarısız olmuşsa ilişkilerinde, ve bundan hiç bir ders çıkaramamışlarsa, küçük kızlarını da kendileri gibi hep sorgusuzca sevmeye, vermeye ve susup oturmaya proglamlarlar.. Of nasıl da diken diken oldu tüylerim şimdi. Bir annenin kızına yapabilceği en büyük kötülüktür bu çünkü. Bile bile itmektir onu elleriyle karanlığa.. Kendi acısını yoksayarak ve içindeki tüm sesleri susturarak, aklınca düzeneğin dışına çıkmamak ve böylece misyonunu tamamlamaktır çünkü o sırada biricik annenin o biricik misyonu.. Aklınca etrafa karşı "rezil" olmamak uğruna kendi kızının hayatını rezil etmektir. Ama aslında onlarda bilirler için için, gerçeğin bu olmadığını.. Çünkü hiç unutmamışlardır o yaşayamadıkları aşklarını, hayallerini ve çekip gidemeyişlerinin içlerinde yokettiği o kadını.. Bir yaz günü, deniz kenarında tamamlayamadıkları o öpücük çıkmaz hiç akıllarından o annelerin de halbuki. Bir avuç kurala kurban giden aşklarının yarattığı o kalıcı yara izleri ve pişmanlık hiç gitmez. Bir zorunlu seks ardından ruhlarında kalan izler hiç unutulmaz. Unutulamaz.. Ve zaman geçer, yollar ve kalabalıklar geçer, mevsimler susar bir gün, renkler susar.. Gün gelir herşey artık içeriye doğru akmaya başlar, için için susmaya doğru.. Japon kültüründeki Samurayların benimsedikleri gibi, gereksiz cümleler sarfetmek yerine susmayı tercih eder olur incinmiş kadınlar. Çünkü bilirler ki susmak, boşa gidecek kelimlerden daha anlamlıdır. Sadece gerektiği yerde öz ve net konuşarakta dertlerini anlatabilirler aslında. Boş yere harcanacak ve yerine ulaşamayacak cümleler kurmak yerine dinginliği, sadece açıklayıcı sözcükleri ve sukuneti tercih ederler.. Böylece ruhları özgürleşebilir, korkuları yok olur ve acıları dinebilir belki de ancak.. Aksi halde boğulur ve diri diri ölür kadınlar. Kendilerini bile bile katlederek.. Bugün kadınlara “lütfedilen” bir evlilik olgusu vardır artık. Sadece hak edenine. Yeteri kadar dayandıysan eğer karşındakine ve yeteri kadar bekleyip, sabredip, besleyip büyüttüysen eğer o erkeğin kalbini, sana sunulan bir ödül gibi sanki.. Sana sorulmaya layık görülen bir sorudan ibarettir herşey. Hala içinde aşk kırıntıları kaldıysa tabi.. Çünkü kadın bekler ve için için hırs yapar o günü.. Bazen de sırf o tek taş yüzüğü alabilmek için yıllara meydan okurken farkında olmadan yitip gider yollarda.. Bembeyaz düşlerle bekleği beyaz atlı prensini, bembeyaz deterjan kokuları arasında kaybeder farkında olmadan. Keşke kadınlar kendi lambalarını bu şekilde söndürmese. Gerçekten sadece sevdikleri, hissettikleri ve birlikte mutlu olabildikleri için evlenebilse.. Keşke kadınlar kalplerine bu kadar hükmetmese. Özgür bıraksalar hislerini, bedenlerini.. Sözüm tüm kalplerden içeri, tüm saf birlikteliklerden dışarı.. Sözüm tüm kadınlardan içeri, tüm kadın olmaya dair hissedilenleri göremeyecek kadar kör olanlardan dışarı.. Sözüm tüm kadın ve erkek kalplerinden çokça içeri.. MELİS BALCILAR
Yazının Rockdream.net teki linki için tıklayınız:
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Sunday, April 05, 2009
 |
Melis Balcılar solo projesinin ilk parçası ' X ' ile Jack Daniels Rock Music Competition'da ilk 10'a kalarak Finalist oldu! Melis ayrıca grubu Hipnoz'un 'Karanlıkta' isimli parçasıylada yine ilk 10'a girerek Finalde 2 kere sahne alma şansına sahip oldu! 11 Nisan Cumartesi gecesi 22.00'da Taksim Ghetto'da gerçekleşecek olan final gecesini kaçırmayın!
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Saturday, December 27, 2008
 |
Category: Web, HTML, Tech
www.melisbalcilar.com
Melis Balcılar'ın kişisel web sitesi..
Bu siteyi yaratan yetenekli ve güzel insan Çağatay Kozan'a sonsuz teşekkürlerle..
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Thursday, October 23, 2008
 |
Category: Music
2000 yılından bugüne bir çok festival, bar, sokak konseri ve radyo Tv programı sığdıran Arşmahal, 2007 Mayıs ayında "Yana Yana Döne Döne" isimli albümlerini çıkardı. Albümlerinde yer alan "Şehrin Anları" parçasına çektikleri video klipte Melis gruba oyunculuğa ile renk verdi!
İzlemek için TIKLAYIN http://tr.sevenload.com/videolar/k0ws8Pi-Armahal-ehrin-anlar
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Sunday, October 12, 2008
 |
Kendi kişisel blogu Paranteziçi Hayatlar(www.parantezicihayatlar.com) da yazdığı yazılar, öyküler, şiirler, denemeler ve röportajlarla; aklının ve kalbinin samimi, gerçekçi, duygusal, asi ve bir o kadar da derinliği olan, anlamlı kapılarını bize doğru aralayan Cihan Tekin ile çok güzel bir röportaj yaptık :) http://parantezicihayatlar.com/blog/archives/462ps. okuduktan sonra siteye de uzunca göz gezdirmeyi ihmal etmeyiniz;)
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|