Gender: Male
Status: Single
Age: 49
Sign: Aries
City: istanbul
Country: TR
Signup Date: 9/25/2006
|
|
|
|
Friday, October 02, 2009
 |
............
Bilimkurgu Edebiyatın Anadamarı
Haline Dönüşecek…....
.. ..
İnternet, edebiyat ve bilimkurgu
üzerine edebiyatçı ....
Hikmet Temel Akarsu ile söyleşi…....
.. ..
Hazırlayan: Koray Özer
( korayozer@gmail.com )....
.. ..
(TBD Türkiye Bilişim Derneği
Dergisi’nin Ekim 2009 Tarihli E-Dergisinde Yayınlandı.)....
.. ..
Koray Özer:
Merhaba Hikmet Bey. Siz bir edebiyatçısınız ve bilimkurgu türünü de
yapıtlarınızda sık sık kullanıyorsunuz. Bugün bilimkurgunun ülkemizde ve dünyadaki yerinden biraz
sözedebilir misiniz?
H. T. Akarsu: Bilimkurgu
hem ülkemiz hem de dünya edebiyatında, bugün, düne göre heyecanını kaybetmiş
gibi gözüküyor. Çünkü gelecek geldi. Daha doğrusu 20. Yüzyıl distopyaları ardı
ardına realize olarak bizatihi yaşamlarımıza girdi. İnsalık bunun şokunu yaşıyor şimdilik. Şöyle
ki; 19. Yüzyıl sonlarında Jules Verne, Wells gibi yazarlarla başlayan
bilimkurgusal vizyonlar, 20. Yüzyın tamamını kapsamış ve insanlığı büyük düşünsel
devinimlere, heyecanlara ve tasavvurlara sokmuşken, ansızın attan düşmüşçesine
bir bocalama ve “nasıl yani?”
soru tümcesindeki şaşkınlığı andırır ruh hali hasıl oldu. Çünkü bilimkurgu’nun
devlerinin anlattıkları bir bir başımıza geliyordu. Kontrol toplumu, tekno
paranoyalar, big brother’in
işleri, hacker terörü, siber savaş kaygıları, dijital toplumun yarattığı
dehşete dair kaygılar, sürekli izleniyor olma hali, medyanın insanları ahmak
birer androide çevirmesi, bitmeyen savaşların tür değiştirip dünyanın bir
kesimini arkaik vahşet platolarına çevirmesi, ekolojik ve biyolojik felaketler
vs. vs. ....
Böylece bilimkurgu’nun
bir kanadı kırıldı. Çünkü 20. Yüzyıl distopyaları dehşet uyandıracak bir
acımasızlıkla gerçek oldu. Bilimkurgu olmaktan çıkıp hayatlarımıza girdi.
İnsanoğlu 20. Yüzyıl bilimkurgu yazarlarının; Orwell, Huxley, Zamyatin, LeGuin
gibi yazarların öngörü ve kehanetlerinin gerçekleşiyor olmasının şokunu henüz
üzerinden atabilmiş değil. O nedenle bir bocalama sözkonusu. Fakat bu öngörüler
emsalsiz vizyonerliklerini bütünü ile kanıtladıkları anda bilimkurgu sanırım
bir “tür edebiyatı” olmaktan
çıkarak edebiyatın ana damarı haline dönüşecektir. ....
Bunu 21. Yüzyılı’ın
ilerleyen bölümlerinde göreceğimiz kanaatindeyim. ....
.. ..
K.Özer:
Dekadans Geceleri adlı öykü kitabınızda, sanat için “Beyhude geçen hayatımızın
tek tesellisi...” diyorsunuz. Bu bağlamda bilimkurgu türünün işlendiği sanat
teselli mi edici yoksa iğneleyici mi?
H.T. Akarsu: Teselliden
ve iğnelemeden ne anladığınıza bağlı olarak bu sualin yanıtı değişebilir.
Dekadans Geceleri, sizin de bildiğiniz gibi, bilimkurgusal ögeler üzerinde oluşmuş
bir kitap değil. Yaşadığımız post-modern, sanayi sonrası toplumun buhranları
dolayısıyla nihilist halete girmiş insanların içsel hüzünlerini, melankolilerini
yansıtan öyküler anlatan bir kitap. Kuşkusuz, sanat; ve sanatların en önemlisi
ve sözlerle yapılanı edebiyat, varoluşun en başından beri en büyük
sığınağımızdır. Bizi hem teselli eder hem korur; hem de gerçeğe onun sayesinde
ulaşır, sağaltımı onunla buluruz. İşte 20. Yüzyıl distopyaları bize başımıza
gelecekleri söylemedi mi? Bundan sonra başımıza gelecekleri de söylemiyor mu?
Diakkatli bakarsak söylediğini göreceğiz. Yani; sadece teselli, avuntu, iç
dökme, dert yanma değil; kurtuluş ve çare de edebiyattadır. ....
K.Özer:
Günümüzde her alanda iyisiyle, kötüsüyle bir globalleşme süreci yaşanıyor.
Globalleşme süreci sizce edebiyatımızı nasıl etkiliyor. Yazarın ya da yapıtının
da “marka” olması kaçınılmaz mı?
H.T. Akarsu: Küreselleşmenin
her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da hem olumlu, hem de olumsuz
getirileri var. Örneğin eskiden ülkemizde adı sanı bile duyulmamış pekçok edebi
tür bu sayede toplumumuz tarafından keşfedildi, özümsendi, içselleştirildi.
Eskiden Türkiye’de polisiye, bilim-kurgu, fantastik, gothic vs. gibi birçok edebi
tür pek bilinmezdi. Şimdi bu türlerde yapıt veren yazarlarımız var. Epik
edebiyatımız da epeyce başkalaştı bu sayede. Şiir, deneme, öykü, senaryo, oyun
alanlarında dünya ile karşılaşma, yepyeni yetkinlikler kazandırdı Türk
edebiyatına. Türk dili çok güçlü ifade teknikleri olan, olağanüstü kullanışlı
ve varsıl bir dil olduğu için hangi dille temas halinde olursa olsun karlı
çıkar. Her süreçten varsıllaşmış ve gelişmiş olarak çıkar. Bu, tarih boyunca
böyle olmuştur. ....
İfade ettiğiniz
olumsuzluklar, küreselleşme dolayısıyla ortaya çıkan diller ve kültürler arası münasebetten değil, içinde olduğumuz
sosyal-ekonomik formasyonun işleyiş tarzındandır. Biraz açayım; içinde
bulunduğumuz post-kapitalist dönemde, sanatta, post-modernist algı geçerlidir.
Post-modern çağ, edebiyatı da diğer sanat türlerini de metalaştırır, aslının
yerine sahtesini koyar, star sistemi yaratır, fabrikasyon sanat ürünü üretir, bunun
endüstirisini kurar ve bunları pazar nesnesi haline getirir. Yapıt pazar
nesnesi haline gelince pazarlama başlar. O vakit de yalan, dolan, reklam, imge,
parodi, yapıntı vs. vs. ortaya çıkar. Bunlara ilaveten bir de kitle iletişim
araçları ile geniş kitleler kandırılır. Böylece sanat ve edebiyatla ilgisi
olmayan ürünler büyük yapıtlarmış gibi sunulur. Gerçek sanatçılar ve
edebiyatçılar bunu asla yutmazlar. Ama yapacak bir şeyleri de yoktur. Yalan
dolan bir piyasa böylece sürüp gider. Bu, sınıfsal bir meseledir, iktidar etme
ile ilgili bir meseledir. Dönemsel olarak böyledir. Dünyayı yönetenlerin
bugünkü tercihidir. Yani “bilimkurgusal-distopik”
bir fenomendir aslında ve başımıza gelmiştir. ....
Kısaca şunu
söyleyebilirim: sanatın bu fetret devrinde büyük sanatçı ve yazar olarak
pazarlanan pekçok ismin birer süprüntü, birer çöp olduğunu anlamamız için fazla
zaman geçmesine gerek kalmayacaktır. Ama bugün için “big brother” böyle istiyor. Yapacak fazlaca bir şey
yok. Kendi sanatımıza itina etmek ve ayakta
kalmaya devam etmekten başka.......
.. ..
K.Özer: İktisatçıların
(Ursula) Le Guin adıyla andıkları bir yasa olduğunu belirtiyor ünlü romancı
Ursula Le Guin: “Fantazi ve para ters orantılıdır.” Yani birinin çok bulunduğu
yerde diğeri az bulunur. (Kadınlar Rüyalar ve Ejderhalar-Metis
Seçkileri Şubat 2002) Bu yasa, çok kazanan yazarların yapıtlarında daha
az fantezi ve
yaratıcılığın bulunacağını söylüyor. Sizce bu “yasa” doğru mu?
H.T. Akarsu: Öncelikle
belirtmek isterim ki; Amerikalılar’ın çok düşkün oldukları; epigraf mahiyetinde
özlü söz, kısa ve net mesajlar veren damıtılmış tümce, yazarların yapıtlarından
alıntılanmış derin manalar içeren minicik pasajlar, slogan düzeyine indirgenmiş
derin “hikmet”ler içeren sözler... Ben bunların tümüne karşıyımdır. Epigraf
sevmem, okura reçete sunan yazardan hoşlanmam, tek bir tümcenin hikmetleri ile
yetinmem, her yapıta bir bütün olarak bakarım. Yapıtlarda algılama ve özümseme
reçete düzeyindeki simgesel tümcelere indirgenemeyecek kadar büyükse o zaman
okuduğun büyük bir yapıttır anlamına gelir. Şimdi yukarıda ifade ettiğiniz
tümce; bence tamamen fasarya. Doğru olabilir; ama tam tersi de doğru olabilir.
Ama büyük olasılıkla farklı farklı koşul, ortam ve zamanlarda kimi zaman doğru
olacaktır, kimi zaman tam tersi doğru olacaktır. Kişisel olarak ben çok paralı
bir ortamda daha büyük düşler kurabilirdim diye düşünüyorum. Ama burada önemli
olan bu değil. İnsanların böyle düşünmeye zorlanıyor olması. Bizim ÖSS
girişlerdeki test soruları gibi. Otuz yıllık yazarım; edebiyat sorularına
bakıyorum, ağlamaklı oluyorum; çünkü tek tek her şık doğru ve her şık yanlış
olabilir. Farklı algı, analiz, düşünüş ve kontekslere göre ele aldığınızda
böyle soruların doğru yanıtı olamaz.. Biz bunları yenememişken, düşünen insanı
henüz yaratamamışken böyle epigraflara hapsetmeyelim kendimizi derim. Geniş
düşünelim. Her şeyin olabileceğini hesaba katalım, yaratıcı düşünce için
varyasyonları hesaplayalım. Hiçbir yazara, düşünüre, görüşe, şöhrete ya da
genel kanıya tapmayalım. Önce putları kıralım. Özgürce düşünelim. Gerisi kolay.
....
.. ..
K.Özer:
2006 yılında Japonya’da ilk kez bir roman ticari olarak cep telefonlarına
gönderildi. Kuşkusuz bu çabucak okunabilen bir romandı. Mobil telefonların bu
kadar yaşamımıza girmesi sizce onları sanat taşıyıcıları haline getirecek mi?
Öte yandan yazarların teknolojinin ilerlemesiyle yapıtlarından hakettikleri
telifleri alması sağlanabilir mi?
H.T. Akarsu: Neden
olmasın? Cep telefonları, bloglar, internet siteleri, twitter, i-pod’lar,
kindle’lar... Hepsi de harika buluşlar. Kağıt ya da parşömen de yahut kil
tablet de bunlar gibi birer buluştu. Hepsi fonksiyonel, hepsi yararlıydı. Büyük
işlere yaradılar. Teknolojiden ürkmek, kaçmaya çalışmak gericiliktir. Önemli
olan yeni gelen çağın özelliklerini kavramak ve onları insanlık için yararlı
bir yola devşirmektir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli unsur,
teknolojik buluşların belli bir dönemin kazananlarını yokediyor olmasıdır.
Dolayısıyla önceki dönemin unsurları yeniliklere direnir. Ama insanlık da buna
pabuç bırakmaz. Yenilikler hep olmuştur, hep olacaktır, herbirine yetişmek için
elimizden geleni yapmalıyız. Bir yazar yenilikleri yadsımaya başladığı zaman
zaten yazarlıktan düşmüş demektir. Fakat o yazarlıktan düşenlere bile yeni
gelen çağın bir armağanı olacağını müjdeleyebilirim. Evet; tıpkı ifade
ettiğiniz gibi teknolojinin ilerlemesi sonucunda her yazar her yaratısını
sergileyebilecek ve hiç tahmin etmediği gelirlere ulaşacaktır. Kitap basılsın
diye editörlerle sıkıntı veren
diyaloglara girmek zorunluluğundan kurtulmak gibi bonusları ise hiç saymıyorum
şimdilik. ....
Japonya’da cep
telefonlarına gönderilen roman hakkında da utanarak da olsa bir şey söylemek
istiyorum. Türkiye’de ilk defa bir romanın internet’ten yayınlanması 2000
yılında oldu. Romanı yayınlayan sitenin adı www.istanbul.net.tr idi. Yayıncı
software firmasının adı Protekila idi. Romanın adı Aseksüel Koloni ya da
Antiope idi. Yazarı ise bendim. Yaklaşık 500 defa download edilmişti
romanım o yıl. Çok mutlu olmuş, bir ilki başardığım için gurur duymuştum. Ama
bir daha o olayı anan olmadı. Kimse “aferim”
demedi. Şimdi ben bunu burada anarken bile hafiften yüzüm kızarıyor. Yoksa
böbürleniyor muyum diye... Şükür ki kimsenin aldırdığı yok. Bunun önemli bir
şey olduğunu farkeden bile yok. Şaka gibi. ....
Diyeceğim şu ki; Japonların
cep’ten roman yayınlamasına en büyük alkışı tutacak kişi benim. Bayılırım böyle
avangard deneylere. ....
.. ..
K.Özer:
İnternetin okuyuculara katkısını biliyoruz. Peki internetin yazarlara ya da
yayınevlerinekatkısı var mı?
H.T. Akarsu: İnternetin
bir kontrol toplumu mekanizması yaratıyor olması dışındaki bütün özelliklerine
büyük değer veriyorum. Sadece yazarlara ve yayınevlerine değil okurlara,
topluma ve insanlık kültürüne de büyük faydası var. İletişimde açtığı çığırlar,
mektup vs. gibi arkaik haberleşme sistemlerini yok etmesi, gelecekte kağıdı yok
edecek olması, hepsi de harika şeyler. Eserlerin bloglarda yayınlanması,
yayınlanamayan hiçbir şeyin kalmadığı bir dünyanın oluşması... Haberin ve
bilginin yayılma hızı... Tanıtım imkanları, ansiklopediler ve sanal hafızlara
erişim... Bilginin her an el altında ve ulaşılabilir olması... Bunların her
biri birer müthiş ütopya idi yakın zamana kadar. Bu alanda beni mutsuz eden tek
şey, yazdığım her tümceyi okuyan ve kaydeden bir çift gözün devamlı ensemde
oturduğunu bilmemdir. Bu, düşünüldüğünden de ağır bir durumdur. Ama insanlığın
buna makul uzlaşı noktaları bulacağına inanıyorum. Big brother’de biraz anlayış
gösterecektir bize... Arada bir rahat bırakacaktırJ))))....
.. ..
K.Özer:
Türkiye’de yazarların yazarak geçinmesi sözkonusu mu?
H.T. Akarsu: Türkiye’de
onurlu bir aydın tavrı göstererek; hiçbir çıkar çevresi, dayanışma lobisi,
siyasi angajman ya da ideolojik bağlantıya girmeden bağımsız bir aydın olarak
yaşamaya ve yazarlığı sürdürmeye çalışmanın bedeli çok ağırdır. Sıra içi aydınımız çok zaman bir otorite ya
da güce yaranmak için yazar. Bu otorite ya da güç geçmişte, kimi zaman saray,
kimi zaman bürokrasi olmuştu. İşler ilerlediğinde sermayeye, bankalara,
tarikatlara, partilere yaranmaya kadar uzanmıştır... İronik ve hüzün verici
ama; bugün yabancılara yaranmak için yazanlar bile var artık. ....
Bunları yapmayan
yazar kuşkusuz geçinemez. O yüzden Türkiye’de gerçek yazarlar hep sürünürler.
Öldüklerinde de alıp onları öve öve bitiremeyecekleri yerlere taşıyıp
büstlerini dikerler. Toplumumuzdaki bu ikiyüzlülük beni hep üzmüştür. Ülke
olarak gelişmemizin önündeki en büyük engel de budur aslında. Burada topluma büyük
görev düşmektedir. Angaje yazarları yadsıyıp pür edebiyatçıları, yazarları,
aydın ve bilim adamlarını desteklemelidir toplum. Ama toplumumuz henüz bu
ayırımları yapabilecek erginlikte, yetkinlikte, bilinçte değildir. O yetkinliğe
erişmesi de özenle engellenmektedir. O yüzden, gerçek yazarın işi zordur
Türkiye’de. ....
.. ..
K.Özer: Dekadans
Geceleri’de “Kral Öldü” öykünüzdeki kişilerden biri olan Yıldırım şöyle diyor:
“...Biz Türküz oğlum bize hayat heryerde cehennem .“ Türkiye’de dahil mi sizce bu cehennem
tanımlamasına...
H.T. Akarsu: O
öykünün iç yapısına ilişkin olarak o karakterin söylemesi gereken bir sözdü o.
Benim temel düşüncelerimi yansıtması söz konusu olduğunda yetersizdir. Ben
insanımıza dünyanın pekçok tarafında haksızlık edildiğini düşünüyorum.
Ülkemizde de elli senedir huzur yüzü görmediğimiz düşünüyorum. Bunların
nedenlerine bu kısa röportajda girecek değilim. Ama başka bir ülkede yaşamayı
düşünmüyorum artık. Gençlikte düşünmüştüm ama oralara gidince anladım ki
bülbülü altın kafese de koysalar ille de yurdum diyor. ....
.. ..
K.Özer: Roman
ve öykülerinizi konuyu baştan tasarlayarak mı yazarsınız yoksa keşfederek mi? Bazı
yazarlarımız keşfi sevmez! Bazı yazarlarımız da tasarlamayı. Sizin yeriniz
neresi?
H.T. Akarsu: Her
yazılan eserin ayrı bir öyküsü, ayrı bir gidiş yolu olur. Örneğin yaşamınızda
izler bırakmış özyaşamsal ögeler taşıyan bir romanı yazarken tasarlamaktan çok
iç döküşler önemlidir. Kısa öykülerde kimi zaman gözlemlere dayalı buluşlar,
kimi zaman duygusal dalgalanmalar önemli olabilir. Bilimkurgu yapıtlar konsept,
tasarı ve yapıt mimarisi oluşturmanın en çok önem taşıdığı yapıtlardır. Bir de
tiyatro yapıtı yazarken dramaturji çok önemlidir. Yapıt mimarisinde en küçük
aksama eserin çökmesine neden olur. Benim bilimkurgusal özellikler taşıyan
romanlarım; yani Ölümsüz Antikite’nin ilk üç cildi tamamen kurgu ve tasarıya
dayanır. Oyunlarımda da dramatik yapıya çok dikkat ederim. Fakat bazı dönem romanlarım ve öykülerimde
duygular ön plandadır. Duyguları sayar dökerken ortaya çıkan insanlık durumları
kimi zaman sizin keşif olarak betimlediğiniz kavrama uyabilir. Ama yine de tam
aynısı olduğunu söyleyemeyeceğim. Her yapıt, yazarının bütünsel düşünce ve
düşlem dünyasını yansıtır. Bunu kategorilerle anlatmak olanaksız; belki de
tamamen yanlıştır. ....
.. ..
K.Özer: Yazarlığınızın
kilometre taşları olan ya da size yol gösteren yazarlar var mı? Sizi en çok
etkileyen üç kitap adı verebilir misiniz?
H.T. Akarsu: Gerçekten
bu konulara reçetelerle yaklaşmanın çok sakıncalı olduğuna inanan bir yazarım. Bu,
100 Temel Eseri ilan ettiğimizde oluşan felakete pek benzer bir durumdur. Gerçek
bir insanlık kültür panaroması edinmeden sağlıklı bir düşünce dizgesi kurmak
olanaksızdır. Burada birkaç yazarı ön plana çekmekle iş bitmez. Klasisizm ve
mitoloji öncelikle bilinmeli, klasik tragedyalar kesinlikle okunmalıdır. Anonim
yapıtlar, mukaddes kitaplar, destanlar ve antikite enine boyuna okunmalıdır.
Rönesans ve aydınlanma çok önemlidir, bir de 19. Yüzyıl romanı. Bütün bunlar
arasında birkaçının özel olduğunu söylemek benim için zor; hatta olanaksız.
Dostoyevsky, Balzac, Flaubert, Victor Hugo, Tolstoy, Turgenyev, Kafka, Thomas
Mann, J.P.Sartre, Shakespeare, Çehov,
Buzatti, Orwell, Anthony Burgess, Salinger, Cervantes... Hangi birini öne
alabilirim ki... ....
.. ..
K.Özer:
Son üç yıldır TBD Bilimkurgu Öykü yarışmasında jüri üyeliği yapıyorsunuz.
Yarışmayla ilgili düşüncelerinizi alabilir miyiz?
H.T. Akarsu: TBD
Bilimkurgu Öykü yarışmasının dürüst, nesnel, gelişkin, kayırmasız, faydalı ve
fonksiyonel bir yarışma olduğunu düşündüğüm için jüride büyük zevk duyarak
görev yapıyorum. Şu anda jüri görevi üstlendiğim tek edebiyat yarışması budur. Çoğu
yarışmalarda edebiyatçıların güzel duygularının istismar edildiğini görür, kahrımdan ölürüm. TBD bu alanda tüm edebiyat
muhitine ders olabilecek son derecede dürüst ve nesnel bir yarışma düzenliyor.
Kendilerini kutluyor, edebiyata gönül vermiş biri olarak şükranlarımı
sunuyorum. Sadece, gelecek yarışmalarda
ödülün maddi ederinin daha yüksek olmasını temenni ediyorum. Bana göre
bir laptop, bir cep bilgisayarı vs. bunlar gelişkin bir edebiyat yapıtını
ödüllendirmenin kriteri olamaz. Edebiyat dünyasının anlı şanlı bazı
kuruluşlarının da tumturaklı adlar altında yarışmalar düzenleyip 1000 TL, 500
TL gibi ödüller koyduğunu görüp hep hüzünlenirim. Edebiyatın değeri bu mudur
diye... Umuyorum ki Bilimkurgu yarışmamız gelecek yıllarda bu konuda da
edebiyat dünyasına öncülük edecek; yeni sponsorlar bularak bu ödüllerin ederini
yükseltecektir. TBD Ödülleri, Nebula Ödüllerinin Türkiye’deki karşılığı olarak
görülecek saygınlığa ulaşmalıdır. Bu, kültürümüze ve insanlığa büyük bir hizmet
olacaktır. ....
.. ..
K.Özer: Ormanların
yok edildiği, iklim düzeninin değiştiği, kirliliğin yoğun olarak yaşandığı ve
krizlerin dünyanın peşini bırakmadığı bir çağda yaşıyoruz. Geleceğe umutla bakabiliyor
musunuz?
H.T. Akarsu: Durum
yediden yetmişe herkesin ifade ettiği gibi oldukça kötü. Fakat umutsuz olmak
için neden göremiyorum. İnsanlığın her döneminde akılla, izanla açıklanması
olanaksız, ölçü dışı ve canavarca işler olmuştur. Dünya her zaman tehlikeli ve
zor bir yer olmuştur. İnsanlık bu zorlukları aşarken her seferinde medeniyet
adına bir adım daha yükselebilmeyi başarmıştır. Şu anda durumun iç açıcı
olmadığını biliyorum ama geçmişte olanlar da daha az beter değildi. Şu andaki
sorun sadece olan bitenin bütün dünyayı kapsayacak kadar çaplı olması. Lokal
olmaktan çıkması. Büyük kıyımların ve felaketlerin yaşanacağı bir çağa doğru
ilerlediğimizin farkındayım. Ama oturup ağlamaya hiç niyetim yok. Elimizden
geleni yapacağız. Hayatta kalanlarımız yola devam edecek. İnsanlık tükenmez.
Daima başarır. Biz hayatta kalmayı beceremezsek de kıyamet kopmaz. Hayat hep
böyle gitmiştir.
K.Özer: Şu
anda yeni kitap projeleriniz var mı?
H.T. Akarsu:
Her zamanki gibi; pekçok projem var.
Kimisi için epeyce de yol alınmış durumda. 2010 Ocak ayında yeni romanım
çıkacak. Karanlık çağlarda geçen gnostisist bir roman. Devlet Tiyatroları’nda
repertuara alınmış olan bazı oyunlarımın sahnelenmesini umuyorum bu yıl. Birkaç
oyunum da repertuara alınmak için dramaturg değerlendirmelerini bekliyor. Çocuk
kitaplarım için yeni bir yayınevi arayışı içindeyim ve fikir yazılarımı
toplamak için çalışıyorum. Baskısı tükenmiş epeyce de kitabım var. Onları da
artık “Bütün Yapıtları”
tarzında bir seride toplamak istiyorum. Ama bu iş için çaplı ve kaliteli bir
yayınevi bulmayı önşart olarak kendime koydum. ....
.. ..
.. ..
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Sunday, September 13, 2009
 |
"ROCK ‘N’ ROLL HENÜZ ÇOCUKLAR KADAR ŞENKEN"
“İhtirasın,
entrikanın, gücün, meydan okumanın, hilenin, acımasızlığın, ihanetin ve
yalanın kadim başkenti… bir umutlar mezbahasıdır bu şehir. Nice
haşmetli imparatorluklara mezar olmuş bu kanyon belki de o yüzden
dekadansın ta kendisidir.”
Çöküş,
gerileyiş, çürüme, ahlaki çöküntü anlamına gelen Fransızca bir kelime
Dekadans. Hikmet Temel Akarsu'nun öyküler toplamı kitabına isim olmadan
önce de Türkçe literatürün pek yabancısı olmadığı bu kelime, günümüzde
giderek daha da anlam kazanmaktadır. Küreselleşme olarak anılan
çağımızın erki, başvurduğu tüm illüzyonlara rağmen yok olmanın
eşiğindeki dünya gerçeğini örtememektedir mesela. Hem ekolojik, hem
biyolojik, hem psikolojik hem de sosyolojik bir çöküş söz konusu. Ancak
“Pompei'nin son günleri” gibi, her çöküş dönemi öncesi kör bir ihtişam
yaşanır. Önündeki sınırlı zamanda pimi çekilmiş bombayı veya fitili
ateşlenmiş dinamiti etkisiz hale getirmeye çalışma çabası yerine, kalan
son saniyelerini önünde yüz yıllar varmışçasına hunharca tüketen bir
insanın trajikomik haline benzetilebilir bu durum. İktidarının
doruğunda görünen birçok kralın, diktatörün, ya da seçilmiş yöneticinin
medeniyetin en gelişkin halini temsil ettiği düşünülen birçok
imparatorluğun, devletin gereğinden fazla şişirilmiş bir balonun
patlamaya bir nefes kala, hâlâ zorlanması gibi. Dekadans, sondan bir
önceki saniye olarak da adlandırılabilir kanımca.
Bir
zamanlar hayat daha güzeldi ve daha fazla umut vardı. Sonra “O güzel
insanlar çekildi… Zaten her şey başından belliydi… Hayat bir peri
masalı değildi, bir gün bizim de öğreneceğimiz gibi…” “Kral öldü, …
hippiler bitti, insanlık öldü; Mocamp X betonarme bir bina oldu,
Kuşadası ise beton yığını bir turistik metropol…”
68
rüzgârının son esintilerini yakalamış, ancak ardından gelen
sersemletici, yıkıcı neoliberalizm fırtınasına maruz kalarak iki
olamamışlık arasında bocalayan, insanın kelimenin gerçek anlamında
insanca yaşabileceği, değerlerinin alınıp satılamadığı güzel bir dünya
düşleri karabasana döndürülmüş yitik bir kuşak o. Üzerinden silindirle
geçilen, namı diğer X Kuşağı.
Gerek bir dörtleme olan Kayıp Kuşak'ta gerekse de yine bir dörtleme olarak yayımlanan İstanbul Dörtlüsü romanlarında ve ardından gelen Babalar ve Kızları ile Dekadans Geceleri öykü
kitaplarında sözü Kayıp Kuşak adına devraldığını söyleyebiliriz Hikmet
Temel Akarsu'nun. Yaşadığı çağın acılarına tanıklık etmiş, kaygılarını
omuzlamış, çağından ayrı düşünülemeyecek bir yazar o.
“Yaşadığı sürece hiçbir iltifata layık görülmeyecek yitik kuşağın temsilcileriyiz.”
İçinde
bulunduğu çağa tanıklık etmekse bir yazarın görevi, geleceği de
öngörmek bir müneccim gibi değil, ama bir George Orwell, bir Aldous
Huxley gibi görevidir öte yandan. Yaygın bir deyim olan “görünen köy
kılavuz istemez”in anlamını hepimiz biliriz aşağı yukarı. Ancak bir
durumun, olgunun doğuracağı sonuçlar aşikârken bile çoban yıldızının
ışıltısı gözlerimizi alabilir ve bizi istemediğimiz yönlere, maceralara
sürükleyebilir. Günümüzün çoban yıldızlarını saymaya bile gerek yok.
Ama yine de değinmek gerekirse, televizyonu bunların en tepesine
oturtabiliriz. Yanı sıra iletişim teknolojilerinin varmış olduğu boyut…
3G, 5Y, 6D gibi… Her gün bir yenilik, her an bir buluş… Kim
insanoğlunun, temsil ettiği medeniyetin geriye doğru gittiğini iddia
edebilir ki!..
“Ortalığın kötüye gideceğini ve aşağılık bir hırsın tüm insanların ruhunu tutsak edip
birbirlerini boğazlamaya sevk edeceğini o günkü çocuk aklımla hissedebiliyorum.”
Çöküşü
bir karanlık gibi hayal ederken, bir ışık seli gibi üzerimize gelmesi…
Tam da hiç kimsenin istese de yalnız kalamayacağı bir dünya söz
konusuyken, çağımızda bireyin aşırı yalnızlaşması… Günden güne ahlaki
değerler erozyona uğrarken; ihtiras, entrika, güç, acımasızlık, ihanet
ve yalanın sıradanlaşması... Bireysel büyük başarı hikâyelerinin
varyasyonlarına boğulmuşken, bunların gülsuyu şerbeti kıvamında ağzımız
sulandırılarak sunulması… Her şey, ama her şey bu ışık selinin
ardındaki büyük karanlığa işaret ediyor.
Karanlıktan
önceki ihtişamlı ışığın turkuvaz renkleriyle sarhoş olmuş bir kuşağın
çağını yaşıyoruz öte yandan da… Önce balyoz darbesiyle sersemletilen
sonra da üzerinden silindirle geçilen iki kuşağın ürünü olan, 2000'li
yıllar gençliğinin kuşağı. Z(ero) Kuşağı diye tanımlıyor Hikmet Temel
Akarsu bu kaşağı. “‘Rock'n Coke' ya da ne bileyim işte ‘Kilyos-milyos
Rock' şenliklerinde çadır kuran”, Mocamp X hippilerinin terk ettiği
kamp alanlarından asfalt pistlerde çadırlarıyla hippilik icra eden,
görünüşüyle de dünya algısıyla da sahte bir kuşak.
“Kral
Öldü” isimli öyküsünde ise yazar, geleceği öngören şu acı sözlerle
yalvarıyor, Mocamp X'in son müdavimlerine: “Ne olur bitmeyin be
adamlar, yoksa bizi oyacaklar.”
Evet, “O güzel insanlar
çekildi… Zaten her şey başından belliydi… Hayat bir peri masalı
değildi, bir gün bizim de öğreneceğimiz gibi…”
Ne büyük
acılarla öğrendi X kuşağı hayatın bir peri masalı olmadığını, ne büyük
savruluşlar yaşadı tutunmaya çalıştığı değerlerden; hayatta
kalabilenlerin bir sonraki aşamaya geçebildiği, doğal olmayan, büyük
bir seleksiyonun yaşandığı bir evrimin kuşağı onlar. Eleğin üstünde
kalabilenler Y ve Z kuşağını ürettiler; düşenler ise zaten isimsizdi.
Onlar gökyüzünde kayan bir yıldızın göründüğü an kadar bile
görünmediler belki insanoğlunun gözünde; ama vardılar.
Gözümüzü
alan ışık selinin ardında onlar da vardı. Onlar “kanayan yaralarını
okşuyorlar” şimdilerde. “Beyhude geçen hayatlarının tek tesellisi olan
sanat”a sığınırken, “Bir zamanların küçük kadınları”nın (insanlarının),
“bugünün sert film yönetmenleri”ne, “vokaller”e, “gitaristler”e,
“çarpıcı Amazonlar”a dönüşmesine kahrediyorlar. Bu yüzden de içkiye
sokuyorlar beyinlerini, “Bir daha çıkarmamak istercesine.”
Dekadans Geceleri
isimli öykü kitabında Hikmet Temel Akarsu, çokça yitik kuşak adına
devralıyor sözü. Çağa tanıklığın yanı sıra kitabının tüm öykülerine
sinmiş derin bir melankoli ve nihilizmin tetiklediği boşunalık
satırlarının üzerine yüreğini koyan bir yazara da işaret ediyor. “Kimin
için yazıyorum” sorusu nasıl hiç peşini bırakmıyorsa, “Yaşamı boyunca
yazsa da hiçbir kitabı bu toplumun alakasını çekmemiş” bir yazar olacak
olmanın kederine bürünüyor sıkça. Çünkü “Koca bir hayat tükeniş
yollarında… Tav tav olmuş, sav sav olmuş. Herkes partiyi satmış. Herkes
kendine tutunacak bir dal bulup, uzayıp gitmiş. Herkes trendlerde...”
“Sıradanlaşma tuzaklarına düşmeden, haysiyetten ödün vermeden, hafiflemeden yürünebilecek kaç seremoni sığar bu hayata?”
Günümüzde
trend olmayan, olamayan ya da olmak istemeyen bir yazarın kaderi de bu
olsa gerek: “Yaşamı boyunca yazsa da hiçbir kitabının toplum tarafından
ilgi görmemesi.”
İyi bir eğitim almış, Avrupa'nın önemli
kentlerinde bulunmuş, hem edebi/kültürel hem siyasi hem de felsefi
açıdan kendini tam bir entelektüel zırhıyla donatmış; birkaç yabancı
dil bilen, ama bunun karşılığında yine de para kazanamayan, deyim
yerindeyse sürünen bir yazar: Hikmet Temel Akarsu'nun birçok öyküsünde
bir karakter olarak karşımıza çıkan Marquis d'Istanbulin böyle biri. Bu
yüzden “boşuna”lık duygusundan kurtulamıyor. Bu yüzden nihilizmi bir
sığınak olarak görüyor ve sisteme direniyor d'Istanbulin. Kimileri bunu
eski kafalılık olarak nitelendirse de o, umursamıyor. Çünkü, “görüldüğü
yerde hiçe sayılan, yadsınan, dışlanan, iş güç verilmeyen,
ilerletilmeme, adam yerine konmama cezasına çarptırılan” biri o.
Elvis'in
son dönemlerine yetişmiş; Pet Shop Boys, Opus, Modern Talking, Falco,
Alphaville, Elton John da dinlemiş; Dire Straits, Estatic Fear,
Anathema, Nightwish, Therion da… Köklü müzikal birikiminin her
satırında hissedildiği ve dönemlerine damgasını vurmuş birçok şarkının
dile geldiği öyküler bütünü olarak da okuyabiliriz Hikmet Temel
Akarsu'nun Dekadans Geceleri'ni. Bir kısmı daha önce Yüxexes
dergisinde de yayımlanmış olmasına rağmen, konu bütünlüğü olarak
birbirini tamamlayan, kitap için özel olarak tasarlanan öyküler bunlar.
Tıpkı bir önceki öykü kitabı olan Babalar ve Kızları'nda, bir
dönemin nabzını tuttuğu gibi, bu öyküler de çeşitli dönemlerin nabız
atışları. 70'li yıllardan itibaren dünyanın ve özel olarak da
Türkiye'nin girmiş olduğu neoliberalizm batağının iğrenç kokularını
sakınmasızca ortaya süren yazar, çağının yalancı peygamberi olmaktansa
reddedilenlerin Mesih'i olmayı yeğliyor. Çünkü diyor d'Istanbulin, bir
türlü anlaşılamamış olmanın kırgınlığıyla, “… kimseyi bu ticarette bir
yerimiz olmadığına inandıramadık. Talip olmadığımızı, olmayacağımızı,
olamayacağımızı, hatta tüm bunlardan tiksindiğimizi kimseye
kanıtlayamadık.”
“Baba parası yiyen playboylar”ın, “cosmo
motorlar”ın, “bohem burjuva bobolar”ın, “pahalı okulların dolarize
taksit ödeyen zengin çocuğu talebeleri”nin, “tikiler”in ve “yuppiler”in
cirit attığı bir ortamda ağlamaklı olmamak, isyan etmemek ne mümkün!
Ancak “Bir zamanlar, dünya henüz bu kadar zor bir yer değilken, kesif
kötülük her yanımızı kaplamamışken, henüz rock ‘n' roll çocuklar kadar
şenken, yakın sayfiye kasabalarımızdan kırık kalplerimizden parçalar
bırakarak (da) dönerdik eve sonyazda…”
Procol Harum'un “ Whiter Shade of Pale”
şarkısı eşliğinde dans edilen, “gençlerin öyle durduk yerde
yakınlaşması pek o kadar olanaklı” olmayan, “krapon kâğıt ve balonlarla
desteklenmiş parti” ortamlarında hissedilen hüzün ve derinlere işleyen rocker
pesimizminin yaşandığı o melankolik yıllardan, bir gecelik ilişkilerin
kanıksandığı, Britney Spears'in “Born to Make You Happy” parçası
eşliğinde coşulan, “salya sümük lükse bulanmış”, “Sonradan görmelik,
bayağılık ve köylü toplumlarına mahsus taşkınlıklar”ın yaşandığı yalan
yıllara…
Ve bütün bunları kendisine dert edinen, akıp giden zamana teğet geçemeyen bir yazar.
Gerek
Hikmet Temel Akarsu'nun ve gerekse de öykülerinde bir karakter olarak
kullanılan Marquis d'Istanbulin kişiliğinde yankısını bulan, “Tamamı
yalanlardan oluşmuş bir toplumsal dizaynın tekdüze ve kişiliksiz bir
dişlisi olmaktansa, yadsınmak, kovulmak daha iyidir. Biz kovulduk bu
medeniyetten” söylemi, bizi edebiyatın, soylu değerlerle kuşanmış
beyinlerin üretimi olduğu duygusuna sevk ediyor ister istemez. Her ne
kadar edebiyat, süslü ve güzel söz söyleme sanatı olarak da
tasarlanabileceği gibi, bu süs ve güzellik salt hisleri kaşıyan, ruhu
coşturan ya da sakinleştiren belki de hezeyanlara gark eden, ama sonuç
olarak tepkisiz bırakmayan, etkileyen, saran sarmalayan ancak daha da
önemlisi, geçmiş ile gelecek arasındaki o dar köprüde bizi bir seçim
yapmaya zorlayan bir sanat dalıdır aynı zamanda. Tarihe kayıt
tutanların işidir bir yanda da edebiyat: Tıpkı Hikmet Temel Akarsu'nun
yaptığı gibi.
Sonuç paragrafımız da Dekadans Geceleri'ndeki,
“Kara Gonca” isimli öyküsünün son cümleleri olsun o halde; “Hiç
değişmemişsiniz Marquis d'Istanbulin! Her zamanki gibi inanılmazsınız!”
ve hâlâ “ Museum of Iscariot”u dinliyorsunuz. http://mavimelek.com/hta.htm
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Sunday, September 13, 2009
 |
"RAHATSIZLIĞI OLAN İNSANLAR EDEBİYAT YAPAR"
“stepped out of the line
like a sheep runs from the herd”
(çizginin dışına adım attı
tıpkı sürüden kaçan bir koyun gibi)
- Greenday / “Minority”
“Yeterince
duyarlıysanız yadsıma tutkusu çok erken gelir,” diyor Hikmet Temel
Akarsu. İlkokul ikinci sınıfta yazar olacağını biliyormuş. Diğer
çocukların başarılı olduğu dallarda (spor, vs) başarılı olamayınca
içine kapanmış ve “kendi ulviyetiyle” uğraşmış. O dönemde kendisinin
“hımbıl” ve “hanım evladı” olduğunu söylüyor. İlerleyen dakikalar da
devam edecek samimi söyleşinin belirtileri. (Bu arada o beden dersleri
ne işkenceydi öyle… Öğrencilik hayatımdaki ilk zayıfımı sınıftaki düz
takla atamayan iki kişiden bir olduğum için almıştım. Neyse acı anıları
bir kenara bırakayım…)
İlkokul beşte ve ortaokulda
klasikleri okumaya başlamış. “Şok edici bir serüven” diye tanımlıyor bu
zamanlarını. “O yaşta bir çocuk bunları anlayamaz, ama yaşıtlarından
farklı kanallarda ilerlemeye başlar.” Başlarda “dünyanın bu kadar
korkunç bir yer” olduğunu kabul etmekte zorlanmış. Tipik bir ergen
tepkisi olarak “cüretkârlık” ve “küstahlığı” birleşince kendini
yaşıtlarından “ayrıcalıklı”, “üstün zekâlı” görmeye başlamış. Sonraki
hayatı “aşağı inmekle” geçmiş. Şimdi Sokrat gibi düşünüyor: “Bildiğim
tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.”
“You're driftwood floating underwater
Breaking into pieces pieces pieces”
(Yüzen bir dal parçasısın suyun altında
Bölünüyorsun parçalara parçalara parçalara)
- Travis / “Driftwood”
Ortaokulda okuduğu klasiklerin bir listesini yapmış. Yüz yetmiş beş kitap varmış listede. “Büyük eser” diye Rüzgâr Gibi Geçti'yi
de eklemiş. Sonra nicelikle nitelik arasındaki farkı anlamış. Önemli
olanın “kitap okumak değil izlek edinmek olduğunun” Lise 1'de farkına
varmış. Ortaokul ve lisede yazmamış. On sekiz-on dokuz yaşında şiir
yazmış, ama onları da gün yüzüne çıkartmamış. Söylediğine göre
kendisinin de gördüğünde dayanamayacağı şeylermiş.
Hikmet
Temel Akarsu, yazmak dışında neredeyse hiçbir şey yapmamış. Mimarlık
mezunu. Biraz da o zamanların mesleği olduğu için seçmiş o bölümü.
(Kayıt dışı kısımdan aşırıyor olsam da söylemeden edemeyeceğim:
Felsefe, sosyoloji ve psikoloji için de geleceğin meslekleri demesiyle
ruhum şad oldu. O günleri görmek kısmet olur umarım.) Şehircilik
mastırına başlamış, ama bırakıp Paris'e gitmiş. Tekrar ÖSS'ye girip
hukuk kazanmış, İTÜ şehirciliğe yazılmış. Paris'te Fransızca öğrenirken
bir de Şehircilik programına yazılmış. Ama Paris'te Hanya'yı Konya'yı
anlamış.
“But now I've opened up my eyes
And found it's all been just a great big fairytale”
(Ama şimdi gözlerimi açtım
Ve gördüm ki her şey koskoca bir peri masalıymış)
- Elvis Presley / “Fairytale”
“Ana dilde yazılmış edebiyat daha lezzetlidir”
Paris'te “bütün değerleri” çökmüş, “gardı” inmiş. “Yazmaktan başka bir
yol olmadığını” görmüş. Şu anda eserlerinde “zerre kadar varsıllık
varsa” bunu “bütün hüzünlü erkekler ve hüzünlü genç kadınların”
inandığı peri masallarına bir zamanlar kendisinin de inanmasına
borçluymuş. “Budalaca,” diyor, “nahiflik. Nahiflik de bir noktadan
sonra budalaca görülür.” Hikmet Temel Akarsu “en saf”, “en hesapsız
kitapsız” kişiliğiyle kendini ortaya koyuyor. Yazarların “küstah” ve
“havalı” olmasını sevmiyor. “Sanat ve insanlık adına” bir şeyler ortaya
koyabilmek istiyor. Paris'te ilk defa günlük tutmuş, ama Fransızca. Yazdıkça
Fransızcası gelişir diye düşünmüş. (Ben de İngilizcede benzer taktikler
uygulamıştım. Sonuçta üniversitede güzel ödevler yazdım. Ama anadili
İngilizce olan biri çıksa karşıma, Sultanahmet'teki rehberlerimiz kadar
özgüvenle kendimi ifade edemem.) Kız kardeşine mektuplar yazmış.
Yazarlıktan başka bir şey yapamayacağını, “yazmanın korkunç bir serüven
olduğunu” da orada anlamış.
Ortaokuldaki külliyatta,
Türk edebiyatından Orhan Kemal ve Yaşar Kemal'in hemen hemen her
yazdığını okumuş. Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Fakir Baykurt'un da
bazı kitapları listesinde yer almış. Ama genelde yabancı yazarlara
yüklenmiş. Tezer Özlü okumadan büyümüş.
“I've want to break free
God knows, God knows I want to break free”
(Serbest kalmak istiyorum
Tanrı biliyor, Tanrı biliyor serbest kalmak istiyorum)
- Queen / “I Want to Break Free”
Otuz
yaşından sonra geri dönüp tekrar okumuş Türk edebiyatını. (Okumalarıma
üniversiteden bir sene sonra çekidüzen verdim diye hayıflanıyordum, ama
rahatladım bunu duyduktan sonra. Gerçi hiçbir zaman hiçbir şey için geç
değildir de insan panikliyor bu kadar güzel kitap varken kaçıracağım
diye.) Okumanın sonu olmadığının ve bazı eserlerin okunmasının
dayatıldığının farkında. Düşe kalka büyümüş, kendi yolundan bütün
zorluklarla yaşamış. Mesela Nobel alan kitapları okumuş. Ama sonra
Nobel hakkındaki gerçeği ve kitabı okumak için bir kriter olmayacağını
öğrenmiş. Kimse “Git Kafka, Sartre, Buzzati oku,” dememiş.
“Ana
dilde yazılmış edebiyat daha lezzetlidir,” diyor Hikmet Temel Akarsu,
“Çeviri, çevirmenin elinden geçtiği için o yazarın eseri ikinci bir
süzgeçten okunur.” Sonra farklı bir şekilde tekrarlıyor: “Anadilde
virtüöz yazarlık yapılabilir. Hiçbir çeviri aslından iyi olamaz.”
(Çevirilerinin kendinden iyi olduğu söylenen bir istisnanın burada
adını verip dedikoduya mahal vermeyeceğim, ama az çok tahmin
edileceğini düşünüyorum.) Çevirdiğim metinlerle çevrilen metinler
arasındaki farklılığı gözlemleyen biri olarak bu durumu birebir tecrübe
ediyorum. Çevrilen eser çok çok usta ellerden çıkan bazı çeviriler
hariç, çevirmenler ne kadar iyi olursa olsun bence diğer bir dilde çok
bariz olmasa da eğreti duruyor. Eserlerin orijinalini inceleme fırsatı
bulanlar anlayacaktır ne demek istediğimi.
“We don't need no education
We don't need no thought control”
(Eğitime ihtiyacımız yok
Düşünce kontrolüne ihtiyacımız yok)
- Pink Floyd / “Another Brick in the Wall”
“Dil bir toplumun düşünce dizgesini, hayat algısını gösteriyor.”
Okumak, yazmak derken dinleyicilerin de katkılarıyla muhabbet geldi
eğitime dayandı bir ara. “Bizde eğitim rol icabı, …üniversite sınavları
test, … eğitim sistemimiz sorunlu,” diye yorumladı Hikmet Temel Akarsu
durumu. Avrupa'daki eğitim sisteminin en önemli unsurları/parçaları
“yazma, düşünme, analiz, doğruya gidiş. Türkiye'de test çözüyorlar ama
söyleyecek sözleri yok.” Kesinlikle katılıyorum. Meşhur üniversitelere
zekâsından değil, sınav sorularına iyi çalıştığından giren çok öğrenci
var. Test çözmek dışında kendini geliştirmeye yönelik hiçbir şey
yapmayanların haliyle konuşacak iki lafı da olmuyor. Öğrencileri de
geçtim, bazen öğretim üyelerinde de bununla karşılaşmak gerçekten
üzücü. Okullardaki edebiyat derslerinde de durum pek iç açıcı
değil. Dersler edebiyatı sevdirmeye yönelik değil, adeta “zorunlu
hareketler serisi”ni gerçekleştirmek için. Verilen eğitim birçok
öğreniciyi edebiyattan nefret ettiriyor, okuma ve yazmadan soğutuyor.
Bunu kendimden sonra kardeşimde de inceleme fırsatını buldum. Kitap
okutmak için bir kitap ismi veriliyor, sınavda soru çıkacağı için
yavrucaklar canhıraş ve baştan savma bir şekilde kitabı okuyorlar. Yani
iyi niyetli bir şekilde “okuyorlar” kelimesini kullandım. Zira o kadar
ders arasında genelde kitabın bir yerlerden özetini bulup okuyorlar.
Kardeşim en son 1984 okuyordu. Böyle bir eğitim sisteminden
bir öğretmenin çıkıp bunu okutması ilginç, ama kitapcağız dersler ve
sınav sorularının arasına sıkıştı ve kimse üzerine bir iki kelam etmeye
fırsat bulamadı muhtemelen.
Amerika'daki okullarda Çavdar Tarlasında Çocuklar, 1984 (Kardeşimin öğretmeni almış yürümüş…), Cesur Yeni Dünya okutuluyormuş. Özellikle Çavdar Tarlasında Çocuklar,
Anglosakson Amerikan hayatı, yani rekabet etmek, para kazanmak, yenmek
ve reklamlardaki gibi “daha fazlasını istemek” üzerine kurulu. Fransız
liselerinde de Camus'nün Yabancı'sı revaçtaymış. “Ortak toplumsal mefkurelere dahil olsun diye okutuyorlar.” Bu serüveni destekliyor. Türk eğitim sistemindeki Çalıkuşu
da böyle bir serüvenin başlangıcı olabilirken devamı gelmemiş.
Öğrencilerin edebiyat okuru olması pek hoşa gitmiyor, çünkü edebiyat
kafa karıştırıyor.
“I don't believe in Peter Pan
Frankenstein or Superman
All I wanna do is”
(İnanmıyorum Peter Pan'e
Frankenstein ya da Superman'e
Tek yapmak istediğim)
“Bicycle bicycle bicycle
I want to ride my bicycle bicycle bicycle”
(Bisiklet bisiklet bisiklet
Sürmek istiyorum bisikletimi bisikletimi bisikletimi)
- Queen / “Bicycle Race”
“Her yazarın asası yaşadıklarının hülasasıdır…”
Ama konu kendi kitaplarına gelince onların hiçbir zaman okullarda
okutulmayacağını söylüyor, çünkü “dilde katı kuralları yok”. Kullandığı
kelimeler Osmanlıca da olabiliyormuş, İngilizce de. Öz Türkçede ısrar
edenlerin kendilerine güvenmediğini ve böyle bir dilin de çok yapay
olduğunu düşünüyor. Günümüz Türkçesini anlamak için “ Türkçe, Arapça,
Osmanlıca, Farsça, İngilizce ve Fransızcaya hâkim olmak gerekiyor.”
Türkçede hâlâ bilmediği kelimeler çıkıyormuş. Ama sonuçta bilmemek
değil, öğrenmemek ayıp. Bir de tabii bilmediği halde bildiğini iddia
etmek var ki atalarımız bunu bu atasözüne dahil bile etmemiş. “Birçok
eleştirmen kelimeleri ve kavramları yanlış kullanıyor.” “Dil bir toplumun düşünce dizgesini, hayat algısını
gösteriyor.” Mesela Kâtip Çelebi'yle Koçi Bey'in eserlerini okuduğunda
Osmanlı'nın ne kadar güçlü bir ifade modeli olduğunu görmüş, Osmanlıca
saray dili olduğu halde. Ama “Türkçe daha güçlü,” diyor. Hikmet Temel
Akarsu Türkçenin hayranı, çünkü “oyuncaklı bir yapı”sı var. “Bu kadar
süredir ayakta kalması kendi içinde taşıdığı zenginlik… Yunus Emre ve
Karacaoğlan'ın eserlerinde bunu en güzel şekilleriyle görebiliyoruz.”
“Yazarın
görevi dili yorumlamak.” Dilbilgisiyle edebiyat ayrı şeyler. Edebiyat
öğretmeni olsa dilbilgisine riayet etmesi anlaşılır olurdu. Ama
yazarların görevi dili “kırıp dökmek”. Nasıl “Salvador Dali'ye
perspektif dersi” verilemezse dili iyi yorumlayan bir yazara da
dilbilgisi dersi verilemez. Son zamanlarda “dil komiserliği
yazarlarının” çoğaldığından dem vuruyor. Bir de ekliyor: “Hem avangard,
hem marjinal, hem çok okunsun, hepsi bir anda mümkün değil.” Eline
“kalem alıp kelime yazmış, kitap çıkartmış” herkese saygısı var ama
“herkesin yeri var”.
“Hiding the tears in my eyes
'cause boys don't cry”
(Gözyaşlarımı saklıyorum gözlerimde
Çünkü erkekler ağlamaz)
- The Cure / “Boys Don't Cry”
Gel
gelelim Hikmet Temel Akarsu'nun ilk kitap macerasına… Gerek iş olarak
gerek de yaşam biçimi olarak onu yazarlıktan başka bir şeyin
paklamayacağını anladığında almış kalemi eline (ya da klavyeyi,
bilemedim). Önceki konuklarımızın çoğunun aksine doğrudan romanla
başlamış. İlk romanını çok başarılı bulmuyormuş şimdilerde baktığında.
Ama en önem verdiği unsurları taşıdığını görüyor: “içtenlik, sahicilik,
samimiyet parametreleri”. Yine bu parametreler yüzünden “hokka gibi
oturmayı” sevmiyor. “Saça döke, kırıp döke” yazmanın samimiyet
belirtisi olduğunu düşünüyor. “Bizde çok dikkatlidir yazarlar…
Edebiyatta hata iyidir.”
Kayıp Kuşak adı altında topladığı romanların dördüncüsü ve sonuncusu olan Sevgili Superi'nin adı önce İrepus İligves'miş. Latince gibi geliyor kulağa, ama değil. Sevgili Superi'nin
tersten okunuşu. Fakat yayıncının satış endişeleriyle isim
değiştirilmiş. Şimdiki aklı olsa asla değiştirmez, öyle bırakırmış.
Herkes kuşatma altında. “Yazarlar yayıncının”, okurlar ille de okunması
gerektiği söylenen bazı kitapların…
Dostoyevski “Bir
erkeğin yirmi beş yaşında ağzı süt kokar,” demiş. “Ne evlilik, ne
boşanma, ne çocuk, ne iflas, ne hapishane, ne ölüm…” hiçbirini
yaşamadan olmaz bu işler. “Roman bilgelik sanatıdır. Kitabi bilgi
akademide iş görür. Edebiyatta duygu demeti geçerlidir.” Ama tabii
yaşanmışlık da kişinin kendisine bağlı. “Hassas” bir insan sayfalar
dolusu ruh halini yansıtabilirken, çok affedersiniz “hıyar”ın tekiyse
tek kelime yazamaması, yazmaya bile yeltenmemesi mümkündür. “Her
yazarın asası yaşadıklarının hülasasıdır… Ne anlatırsan anlat
anlattığın sensindir.” Yeter ki “Aristo mantığıyla” bakılmasın
yazılanlara.
“A little less conversation,
A little more action please”
(Daha az konuşma,
Daha çok eylem lütfen)
- Elvis Presley / “A Little Less Conversation”
“Niye yazacağım, neyi yazacağım, buna değer mi?”
Hem roman hem de öykü yazmış ve yazan bir yazar olarak bu iki türün
ayrımını ondan dinleyelim: “Öykü Türkiye'de değeri ve önemi
kavranamamış bir tür. Romanla alakası yok. Kimi zaman daha zor… Kutuyu
açıyorsun, yüzünde bir yay fırlıyor. O öyküdür… Roman nehirse öykü
nazende akan bir pınar suyu… Roman aortsa öykü bir kılcal damarın beyne
yaptığı etki… Her öyküde bir buluş, her 'Evreka!' deyişiyle başlanır.” Okuyucuyla yazarın arasındaki ilişkiye gelince… “Okurun
hangi yolculuğa çıkacağına göre hareket edersek yanmışız,” diyor Hikmet
Temel Akarsu; yani bir yazar olarak yazma özgürlüğünü kullanmak
istiyor. Böyle demesi yanlış anlaşılmasın. “İyi bir okuyucu olmak, iyi
bir yazar olmaktan zordur,” diye de ekliyor. Yazarlığın az çok
öğrenileceğini, ama “bir kitabı damıtma”nın zorluğunu vurguluyor. “İyi
bir yazar olmak için iyi bir okur olmak gerekmez.” “Doğuştan yazma
yeteneği” olabilir. Hikmet Temel Akarsu'nun yaşanmışlıklarla ilgili
söylediği “hassaslığı” da eklersek böyle bir insanın teoride yazar
olmaması için hiçbir sebep yok. Amaç “insanlığa büyük mesajlar veren
şaheserler” yazmaksa o zaman tabii epey kitap hatmetmek gerekir. “Ama
okumanın sonu yok.” İnsan yazmaya nasılsa “kendi bilinç düzeyi”nden
başlıyor.
Bu noktada edebiyatçıyla entelektüeli de
ayırmak gerekiyor. “Edebiyatçı olmak için entelektüel olmak gerekmez,
bir entelektüelin de edebiyatçı olduğu fazla görülmez.” Sonuçta
entelektüellik Hikmet Temel Akarsu'nun en önem verdiği “doğallık” ve
“samimiyet” ilkelerini bozan bir durum. Büyük eserler veren
edebiyatçıların çoğunun zamanında, günümüzde “Okunmazsa olmaz,” denilen
bir sürü yazar daha dünyaya bile gelmemişti, eser yazmaları bir yana.
Neticede kendini entelektüel olarak görmüyor. Suç ve Ceza 'yı
yazdıran yaşanmışlıklardı, yoksa Dostoyevski'nin Kafka falan okuması
mümkün değildi. “Rahatsızlığı olan insanlar edebiyat yapar.”
“I faced it all and I stood tall;
And did it my way.”
(Hepsiyle yüzleştim ve dimdik durdum
Ve bunu kendi usulümle yaptım)
- Frank Sinatra / “My Way”
“Yazarlardan
kimisi bir tane eser verdikten sonra bir daha yazmaz.” Buna hayranlık
duyuyor. Bu tür yazarların aksine “Bu iş tuttu,” deyip “fabrikasyon
yazanlar” da türüyor. Hikmet Temel Akarsu bu iki yazar tipinden de
değil. Tek eserle kalmamış, ama kitap yazmış olmak için de yazmıyor.
“Aynı derede kulaç atmaktan” hoşlanmıyor. Farklı konular, farklı
denemeler yapmak istiyor. Başarısız olduğu da oluyor tabii, ama önemli
olan denemek.
Antik tragedyalarla günümüz olaylarını birleştirmeyi hedeflediği altı ciltlik Ölümsüz Antikite roman serisini düşünmüş; ilk cildi Aseksüel Koloni ya da Antiope, ikinci cildi Siber Tragedya ya da Iphigeneia, üçüncü cildi Casus Belli ya da Helena ve durduk. Hayır, Hikmet Temel Akarsu dördüncü cildi yazmaya devam ediyor. Ama 4. cildi Cyberpunk'ı
yayımlatmayı düşünmüyor artık. “Bir toplumla bir yazarın ilişkisi bu
kadar karşılıksız kalmamalı,” diyor. Kendine yazıyor devamını,
Goethe'nin Faust'u kırk yıl kendine yazdığı gibi. Dördüncü
cildi İlyada Destanı gibi manzum şekilde ve aruz vezniyle yazıyormuş.
Bunun üzerine beni de şeytan dürttü “Acaba bu söyleşiyi manzum mu
yazsam,” diye ama açıkçası yemedi.
“Some are like water, some are like the heat
Some are a melody and some are the beat
Sooner or later they all will be gone
Why don't they stay young”
(Kimisi su gibi, kimisi ateş
Kimisi melodi, kimisi vuruş
Er ya da geç gitmiş olacaklar
Neden genç kalmıyorlar)
- Alphaville / “Forever Young”
“Postmodern çağın hikâyesi gerçek yetenekleri sanattan soğutmak”
Tam da benim bu cesaretsizliğimin üstüne Hikmet Temel Akarsu'nun
başarıdan daha ziyade önem biçtiği özelliğin cüretkârlık/hayasızlık
olduğunu söylesem ironik mi olur acaba? Ersin Tezcan tarafından 'e'
harfi hiç kullanılmadan yazılan E'siz Potkal isimli romanı ilginç buluyor (ama çevirisinin e harfi olmadan yapılmasını değil). Yazarlığı
bu kadar sevmesine ve cüretkârlığı bu kadar övmesine rağmen “Dünyaya
bir daha gelsem amele olurum, yazar olmam,” diyor. Hayatı “kederlerden,
üzüntülerden ibaret” hale gelmiş. “Nihilist duygular içinde 'Ben bunu
neden yapıyorum?' diye” soruyor. Ama bir yandan “acı veren bir şey”
diğer yandan zevk de verebiliyor, yazmakta olduğu gibi. “Güneş altında
söylenmemiş bir söz, özgün bir söz,” deyince Hikmet Temel Akarsu benim
aklıma Yazmanın Öykü Hali'nin taa üçüncü konuğu olan Hulki Aktunç'un
sözü geliyor: “Hâlâ yan yana gelmemiş sözcükler var.”
Yazmadan
önceki “okumak, izlemek, yaşamak, dinlemek, dinlemeyi bilmek”
çalışmaktan zor bir mekanizma onun için. Yoksa “Yazma noktasına gelince
kimse seni tutamıyor.” Arada soruyormuş kendine: “Niye yazacağım, neyi
yazacağım, buna değer mi?” Ama yine de yeniden yazıyor. Sait Faik'in
“Yazmasaydım ölecektim,” demesine benzettim bu durumu.
Hikmet
Temel Akarsu'nun bir de iddiası var: “Metinlerimle çok duygusal bir
boyuta taşırım okuyan insanları.” Öyle ki okumaya başlayanlar,
başladıklarından “daha farklı, daha estetik, daha varsıl” hale
geliyorlar.
“I love rock'n'roll
So put another dime in the jukebox, baby”
(Seviyorum rock'n'roll'u
Haydi müzik kutusuna bir bozukluk daha at, bebeğim)
- The Arrows “I Love Rock 'n' Roll”
Hikmet Temel Akarsu'nun Rock'n Roman adında dört kitaplık bir roman serisi, onlar dışında Babalar ve Kızları Rock'n Roll Öyküleri ve Dekadans Geceleri
isimli iki öykü kitabı da var. Müzik onun edebiyatını besleyen en büyük
kaynaklardan bir tanesi. Edebiyat, sinema, müzik gibi mecraların
birbirlerinden beslenmesi gerekiyor. “Gelişen sanatsal zenginlikle
beraber bunlar da at koşturduğumuz alanlar olmalı,” diyor.
“Post
kapitalist krizler”den sonra edebiyatın farklı bir döneme girdiğini
düşünüyor. “Karanlık atmosfer edebiyatın en sevdiği plato.” Sadece
edebiyat değil, mesela sinemada da var bu geçiş. Örneğin David Lynch ve
Cohen Kardeşler gibi yönetmenler, Dövüş Kulübü, Amerikan Güzeli, Magnolia
gibi filmler. Müzikte de Nirvana, Pearl Jam, gotik metal (kuzey Avrupa
ülkelerinde). Karanlık nihilizm hat safhada. Müzikte notalarla yapılanı
“edebiyat yazıyla ve sözle yapıyor.” “Dekadans Geceleri'ni okuyanlar o şarkıları az çok biliyorlar zaten. Ama okuduktan sonra farklı açılardan bakıyorlar.”
Kitaplarında
80'li yılların kayıp kuşağını, 90'lı yılların kuşağını, hatta Z
(Zero-Sıfır) kuşağı denilen 2000'li yılların kuşağını anlatmış. '68
kuşağına yaşı yetmediği için pek anlatmamış. Ama hippilere göndermeler
yapmış.
“Yazarın temel vazifelerinden birisi
muhafazakâr olmamak ve yenileri anlamak. Yenileri anlamayanın yazarlık
hayatı biter,” diye de ekliyor.
“I get knocked down
But I get up again
You're never going to
Keep me down”
(Yere seriliyorum
Ama kalkıyorum yeniden
Benim hiçbir zaman
Moralimi bozamayacaksınız)
- Chumbawamba / “Tubthumping”
Eskiden
edebiyat dergileri diye bir şey vardı, çünkü “Yaşar Nabi Nayır, Memet
Fuat vardı”. Şu anda böyle isimler ve dergiler kalmadığını düşünüyor.
“Eskiden edebiyat dergisi farklı bir maceraydı”. Bir dergi çıktığında
bir akımın öncüsü olurdu “Servet-i Fünun” gibi. Ama şimdiki edebiyat
dergilerinde pek farklı bir şey bulamıyor. Genelde de belli isimler
oluyor zaten.
“Bir gencin her kapıdan kovulduğu
halde” yazarlık konusunda ısrar etmesine saygı duyuyor. Daha önce de
bahsi geçtiği gibi önemli olan başarılı olmak değil, cüret ve çaba
Hikmet Temel Akarsu için. “Postmodern çağın hikâyesi gerçek yetenekleri
sanattan soğutmak. Önemli olan sebat etmek.”
Şiir
dünyası kötü durumda demekle bir yere varılmıyor. “Şiir müzikle
birleşti.” Mesela Nick Cave şiirlerini besteliyor adeta. Aynı şekilde
öykünün kötü durumda olduğuna ve şiirin akıbetine uğrayacağını
düşünmüyor. “Son zamanların sinemasının en çok beslenme kaynağı öykü”,
misal Nuri Bilge Ceylan'ın filmleri, Brokeback Dağı.
“Satılmaması o kadar önemli değil.” Okuyucunun az olması da o eserin
değeri için bir ölçüt olamaz. “Para kazanmak temel meselenizse gidin
borsa oynayın,” diye de ekliyor. Bir de okuyucuyu suçlamadan önce
yazarların kendi eksiklerini kapatmaları gerekiyor.
Uzun lafın epeyce kısası; endişeye mahal yok, yazmaya aynen devam, ne olursa olsun…
http://mavimelek.com/hikmet-temel-akarsu.htm
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Saturday, June 21, 2008
 |
Dekadans Geceleri (Röportaj) Hazirlayan: Ömer Kumsal Varlik Dergisi'nin Nisan 2008 Tarihli Nüshasinda Yayinlandi. *2005 yilinda Babalar ve Kizlari ile Güzelçamli'nin Kayip Panteri adli iki öykü kitabi yayimladiniz. Ama sizi daha çok Kayip Kusak, İstanbul Dörtlüsü ve Ölümsüz Antikite adlarini tasiyan roman dizilerinizle taniyoruz. Dekadans Geceleri'ndeki öyküleri düsünsel anlamda nasil bir süreçte kaleme aldiniz ve bu öyküleri bir cilt içinde toplarken neleri göz önünde bulundurdunuz? Dekadans Geceleri, Babalar ve Kizlari adli öykü kitabimin bittigi noktadan baslayarak birikmis öykülerin tematik bütünlügü olanlarinin toplamidir. Bir kismi Yüxexes adli Rock dergisinde yayinlanmis, yayinlandigi dönemde marjinal çevrelerde genis yanki bulmustur. Belki hatirlarsiniz, 2005'de yayinlanan Babalar ve Kizlari adli öykü kitabim da, alt baslik olarak "Rock'n Roll Öyküleri" ibaresini tasiyordu. Bunlar yasadigimiz buhranli, krizli, gergin, çatismali ve bir o kadar da depresif yillarin dökümünün öyküleridir. O anlamda, dünyada muhalefetin her türlüsünün sindirilip, yok edilip, anlamsizlastirilip, içeriginden bosaltildigi yillar boyunca bir muhalif his olarak beliren, alternatif gençligin karsi çikisini yansitan Rock temalarindan duygu çalmislardir. Hemen tamaminda içtenlik, dürüstlük, sertlik, karsi olma, damardan olma ve yadsiyicilik vardir. Bu öyküleri Dekadans Geceleri adi altinda toplamak da büyük oranda günümüzde yasadigimiz dekadansin edebiyatin kayitlarina geçirilmesi adina yapilmis bir hamledir. Hepimizin bildigimiz, gördügümüz, iliklerimize kadar hissettigimiz ve sonuçlarina katlandigimiz ve cebellestigimiz dekadans artik her yerde... Sosyal hayatta, insan iliskilerinde, ekonomide, ekolojide, iç dünyalarda ve en son olarak bir basinaligin ve simsiyahin dibinin dibi gecelerde... Dekadans Geceleri'nde... En rafine, en alkole batmis, en tükenmis, en pesimist haliyle... İste bunlarin dökümü Dekadans Geceleri. *Dekadans Geceleri'nde "ben" sesinin samimiyetiyle, birer ani havasinda kaleme alinmis öyküler yer aliyor. Yer yer nostaljinin duygusunun agir bastigi söylenebilir, ama geçmise özlemden çok, geçmisle bugünün elestirel bir karsilastirmasi söz konusu. Edebiyat, kurgu (fiction) havasini çok fazla yansitip ana kaygisi haline getirdigi anda bitmis demektir. Orada artik edebiyat yoktur. Baska bir oyun vardir. Bir eglence, bir pazar, bir sov vardir. Gerçek edebiyat damardan bir seydir. Sakaya gelmez. Acitacak kadar sahicidir. Kurgu oldugu anda bile imalariyla yaralara tuz basar. Benim edebiyatimda samimiyet daima en ön plandadir. Dahasi çiplaklik. Gerçek edebiyatta yazar okuyucuya en yalin haliyle açilir. İsin saka kaldirir bir yani yoktur. Benim öykülerimde bu samimiyet seziliyorsa eger diledigim gibi olmus demektir. Dekadans Geceleri ise, bu baglam içerisinde apayri bir panaromik gözleyiciligi yansitmaktadir. Yasadigimiz son çeyrek yüzyil hakikaten canimiza okundu. Yasamini siper savaslarinda tüketmis 20. Yüzyil'in ilk çeyregindeki insanlardan bile daha agir hayatlar yasadik. Onlar bir hiç ugruna savasiyorlar, savasmaya mecbur halde rehin tutuluyorlardi. Biz ise hem adini ve anlamini bilemedigimiz bir bogazlasma içinde hemen herkesle ve dünyayla ve dogayla ve kendimizle savas halindeyken bir de attigimiz her adimda apayri bir asagilanma yasiyorduk. Bunu elestirmek hafif kalir. Bu çektigimiz acilari itinayla edebiyatin kayitlarina geçirmek boynumuzun borcuydu. Bunu zevkle yaptim. Bizi öldüren, süründüren ve asagilayan hayati gelecek kusaklara sikayet etmek adina bunu tutkuyla yaptim. Hiçbir seyden daha fazla zevk almadim. *Kitabinizin ikinci bölümünün adi "Z Kusagi". Bu kusagin belirleyici özellikleri sizce neler? X-Y-Z Kusaklari... Birincisi yani X Kusagi benim kusagim. 1955-1965 yillari arasinda dogmus. Sosyal çatismalar, kentlesmenin getirdigi altüst oluslar, nüfus patlamasi ile beraber gelisen sinif çekismeleri ve siyasi mücadeleler arasinda oradan oraya savrulmus, her yerde itilip kakilmis, bir türlü tutunamamis, girdigi her ortamda günah keçisi olmus degismez magluplarin kusagidir. Bir diger adi da Kayip Kusak'tir. Daha sonra gelen Y Kusagi ise "Neden? Bunca kötülük ve saçmalik neden?" diye soran, içine kapanik, teknoloji müptelasi, muhalefet duygusunu yitirmis, uysal, iç yikim sevdalisi, melankolik 90'lar kusagidir. Sifir yani Zero yilinda "vizyon"a giren Z Kusagi ise bambaska özellikler tasiyor. Aslinda kitabimin adini Z Kusagi koymayi uzun uzun düsündüm. İlk basta öyleydi. Daha sonra fazla medyatik bir isim olacagi, piyasaya oynanmis imaji verecegi için vazgeçtim. Ama kitabimda özellikle ikinci bölümdeki "kisa roman-uzun öykü" tamamen Z Kusagi'ni anlatmaktadir ve o kusaga armagan edilmistir. Z Kusagi akilci ve uzlasmacidir. Kaybedecegini bildigi kavgaya biz X Kusagi'nin salaklari gibi girmez. Yeri geldiginde geri adim atar, uygun ittifaklari kurup günü geldiginde saldiriya geçer. Pragmatist ve realistlerdir. Olmayacak hayaller kurmazlar. İyimser, neseli, teknolojiye hakim bir kusaktir. Ama Y Kusagi gibi teknoloji tapinmalari yoktur. Toplumla çatismaya degil, karsilik menfaate dayali iliski kurmuslardir ve her ortamda islerini yoluna koymakta üzerlerine yoktur. O yüzden maglup olsalar da safdisi kalmazlar, yere yikilsalar da ayaga kalkmayi ve hiçbir sey olmamis gibi kavgaya devam etmeyi bilirler. Bence umut verecek pekçok özellikleri olan bir kusak. Hikaye etmeye deger bir kusak. Artik umudumuz onlarda. *"Z Kusagi" konu olarak birbirini takip eden üç öyküden olusuyor. Tüm dogruculuguna ragmen, hatalariyla, çeliskileriyle çizilen bir yazar karakterinin İstanbul'dan Eskisehir'e yolculugu ve beraberindeki gelismeler anlatiliyor. Burada, yazar ile büyük çogunlugun elestirdigi karakterdeki gençler arasindaki iliski benim dikkatimi çekti. Siz de bir yazar olarak hep gençlere yakin durdunuz. Gençler üzerine görüsünüz, gençlerle iliskiniz… Kitabin "Bozkir Uygarligina Seyahat" adli Z Kusagi'ni anlattigim bölümü aslinda genç kusakla, yani simdiki Z Kusagi ile aramizda olan hayranlik ve öfkeye, sevgi ve çekismeye, baglilik ve didismeye dayali özünde tutkun, vurgun iliskinin kisa romanidir. Eskisehir'in dekorlari bunu pek güzel betimler. Orada inanilmaz dirimsel bir üniversite kenti var ve fikir fikir kayniyor. Gece hayati son derecede renkli. Kahramanlarimiz da zaten ününü duyduklari Eskisehir'in gece hayatini yasamaya giden gençler. Orada bazi tesadüflerin sonucunda, orta yasli yazarla bir gece dekadansin dibine vuruyorlar. Ben o gençlerin yani Z Kusagi'nin harika bir kusak oldugunu düsünüyorum ve öyküm onlara hayranligimi –sanirim- yansitiyor. Zaten her zaman bir toplumun nabzinin gençlikte attigini düsünmüsümdür. Bir yazar 16-26 yas grubu arasinda neler döndügünü kavrayamiyorsa yazarligi bitmistir bence. Bütün yapitlarimda bu gerçegi kabullenmis olarak davrandim. O yüzden avangard gençlik ve yasam alanlari çok zaman benim edebiyat platolarim olmustur. Simdi de Z Kusagi ile pek sevisiyoruz. Aralarinda çok saglam dostlarim var. 19-20 yaslarindalar ama degme akranimdan daha bilge ve becerikliler. *Bu ikinci bölümdeki "Bozkir Uygarligina Seyahat I, II, III" alt basliklarini tasiyan öykülerdeki yazar karakterinin mahlasi ile sizin bir dönem yazilarinizda kullandiginiz Marquis d'Istambulin mahlasinin ayni olmasina bakarak, kahramaninizla aranizda bir özdeslik kurdugunuzdan söz edebilir miyiz? Evet. Bu özellikle yapilmis bir seydir. Öykünün yazar kahramaninin ben olabilecegim olasiligi okura hissettirilmistir. Bu, sahicilik duygusunu ateslemek, oradaki hislerin benim kisisel hislerimi de yansittigini belirtmek için yapilmistir. Zaten o öyküde, tipki digerleri gibi, birazcik yasanmislik da vardir. *Sokagin, altkültürün gerçegini içeriden bir bakisla metinlerinize tasiyorsunuz. Böylelikle egemen kültür ve onun edebiyattaki yansimasi diyebilecegimiz ana akim ile bir çatismaya giriyorsunuz. Ama hicivci yaniniz burada iki yönlü olarak kendini gösteriyor: egemen kültür kadar, altkültürü de elestiriyorsunuz. Kültür bir bütündür. Alt kültür olmadan üst kültür de olamaz. Gerçek edebiyatin beslenme alani ise daha ziyade alt kültürdür. Çünkü marjinal olan, muhalif olan, siradisi olan, heyecanlara ve çeliskilere açik olan oradadir. Anlatmaya deger insanlik durumlari, olaylar, çatismalar orada olur. O yüzden alt kültüre uzak olanlarin yaptigi edebiyat genelde yavan olur. Sikici, resmi edebiyat gibi bir sey olur. Ben her zaman alt kültürün yakininda, yöresinde, içinde oldum. Ama ona tapinma ve taraftarlik noktasinda hiç olmadim. Kimi zaman alt kültürün de karsisinda oldum, orada olanlardan da tiksindim, oradaki bazi kötülüklerle de uzlasmaz çatismalara düstüm. Alt kültürü belki üst kültürden çok daha acimasiz elestirdim. Çünkü gerçek hikayenin orada döndügünü biliyordum. Alt kültürdeki yozlasma bambaska bir dekadansdir. Gerçek felaket odur. Belki söyleyeceklerim biraz garip gelecek ama; alt kültürün de bir raconu var. Onu "dejenere"(?) edenlere tahammül etmek mümkün degildir. Daha da kötüsü alt kültürü bir edebiyat metasi haline getirip buradan rant elde etmeye niyet eden bazi edebiyatçilarin türemesidir. Bu en korkuncudur iste. Olayin tüm ruhuna ve dogalligina aykiridir. Türkiyemiz garip bir yerdir. "Underground" edebiyat yaptigini iddia eden sahsiyetlerin büyük çogunlugu reklamcilik sektöründendir! Kimisinin kitaplarini bankalar, holdingler çikarir. Toplumun en üst tabakasinda yer alirlar. Saygin(?) islerde çalisirlar. Nasil ama? Tam bize özgü bir absürd degil mi? İste ben tüm bu saçmaliklarin disina kendimi atmayi ilke edinmis bir sekilde oradayim. Tarafsiz ve önyargisiz olarak. Bir alt kültür figürü ya da kahramani degilim. "Underground" yazar degilim. Sade ve nesnel bir edebiyatçi olarak bu emsalsiz, varsil edebiyat platosunda özgürce geziniyorum. *Öykülerinizdeki diyaloglarda gündelik dili tüm kivrakligiyla kullaniyorsunuz. Bu elbette argoyu da beraberinde getiriyor. Edebiyatta olayin ruhunu vermek için dilde iskontosuz davranmak mecburiyeti vardir. Aksi taktirde eseriniz yapay olur. Çok sükür ki ülkemizde bu alanda çok ciddi gelismeler var. Artik edebiyatta küfürler, belden asagi tabirler, argo, karakterlerin ruhsal bozukluklarini betimlemede kullanilan sapkin jargonlar filan rahatça kullaniliyor. Bu konuda Amerikan edebiyatinin bazi öncü yazarlarindan (Philip Roth, Bret Easton Ellis, Chuck Palahniuk vs.) çok sey ögrendik. Dogrusu Dekadans Geceleri'ni saygideger Filiz Hanim'a sunarken bir parça çekiniyordum. Dosyayi kafama atacak, beni de kovacak ve bir daha Varlik'tan içeri giremeyecegim diye korkuyordum... Fakat tepkisi çok farkliydi. Daha sonra anladim ki kendisi de avangard edebiyati çok iyi takip ediyor. Roth'lari, Ellis'leri filan hepimizden önce okumus. Varlik gibi klasiklesmis bir ekolde böylesi geliskin, avangard bir edebiyat bilinci ile karsilasmak benim için sürprizdi dogrusu. *Hemen her öykünüz, diger kitaplarinizda da oldugu gibi, rock müzigiyle iliski kuruyor. Rock kültürünün düsünce dünyaniz üzerindeki etkisini de konusalim istiyorum. Özellikle ideolojilerin yikildiginin ilan edildigi dönemlerin ardindan (–ki ben bunu kabul etmiyorum, sadece muhalefetin kayitsiz sartsiz teslim alindigi dönem diyorum buna-) muhalif duygularin ifade edilisi ya da muhalefetin tezahür edisi baska gömlekler altinda olmaya basladi. Örnegin balina avcisi Japon gemicilerine savas açip, plastik botla balikçi gemilerine saldirip ona boya püskürten genç aslinda kistirilmis, gerçel muhalefetin yasak oldugu bir dünyada baska içsel dürtülerle baska bir sey yaparak muhalif duygularini yansitiyor. Karsi çikisini ortaya koyuyor. Örnekler çogaltilabilir. Farkli yasam tarzlarini benimsemek, dinsel yönelimler vs. Rock sadece bir müzik türü degildir. Siyasetlerüstü bir durus, bir yasam felsefesidir. Özellikle 90'lardan sonraki post-modern tek kutuplu dünyadaki dezenformasyon döneminde, dürüstlügü ve kavrayisliligi ile muhalif çigliklarin en iyi yanki buldugu alan olarak öne çikmistir. İtiraz eden, karsi çikan, sahtekarliklara teslim olmayan, adaletsizlige isyan eden ve kapitatalist neo-liberal politikalardan tiksindigini her ortamda açiga vuran bir kültürel payda olmustur. O yüzden rock kültürü ile muhalif bir sanat olan edebiyatin bulusmalari hatta büyük bir ask yasamalari ve "evlenmeleri" kaçinilmazdi. *Kitabin "Harman Yeri Adaleti" adli son öyküsü bir tür mesel. Ayrica "Nasil yazar oldum?" alt basligiyla birlikte düsünüldügünde simgesel bir özellik kazaniyor. Evet. Oradaki mesel aslinda dünyamizdaki bütün sorunlari temelden çözebilecek bir algiya isaret eder. Benim en çok sevdigim edebiyat alanlarindan biri olan naif çocukluk öyküleri gibi kaleme alinmistir. Dikkatli okunmadiginda derin felsefi mesaji anlasilmayabilir. Bunu farketmeniz beni çok sevindirdi. Ben iyi bir yazarin bütün insanligin sorumlulugunu omuzlarinda hissetmesi gerektigini düsünürüm. Bu öykü, bu alandaki hislerimin doruga çiktigi ve neden yazar oldugum bir yana, neden yazarlikta devam ettigimin de yanitini vermeye çabalayan bir öykü. Çok severek ve hissederek yazdim onu. Zaten çocuklugumuz öyle geçerdi bizim. Bilge büyüklerimiz bize hep erdem dersleri verirlerdi. Günümüzün kötücül dünyasinda onlari animsayarak ayakta durmaya çalisiyoruz. *Dekadans Geceleri'nin karamsarliginin hakli gerekçeleri oldugu muhakkak. Ama okurlariniza bir umut isigi yakmadiginiz da söylenemez. Son olarak hem edebiyatin gelecegi, hem de yasadigimiz çag açisindan umut ve umutsuzluk üzerine neler söylemek istersiniz? "Hiç umut yok" diye düsünsem tek bir sözcük bile yazmam. Tabii ki de durum kötü, daha da kötüye gidiyor ve büyük acilar çekiyoruz. Ama umut var ve her zaman varolacak. Umut ettigimiz için yazmaya devam ediyoruz. Yazmaya devam ettigimiz için de becerecegiz, bunu da asacagiz. Umudun bittigi yer, yazinin bittigi yerdir; edebiyatin bittigi yerdir. Sanirim her yeri geçseler de; buradan "geçemeyecekler!" Edebiyat kadim zamanlardan bu yana, ta en basindan beri oldugu gibi tüm azametiyle hep en yukarida olacak ve nihai ahkami belirleyecek! Onun için buradayiz. Edebiyattayiz. Geçemeyecekleri yerdeyiz. İnsanligin büyük yürüyüsünü izlemenin en heyecan verici oldugu yerdeyiz. Burada olmak büyük zevk. Kitabimdaki rock öykülerinde oldugu gibi, çok bildik ve dokunakli bir lirikle bitirebilir miyim: "Wish you were here..."(*) (*) Keske burada olsaydin.
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Sunday, February 24, 2008
 |
Kirilgan ruhlarin gri sarkisi ..>..>..>..> Hikmet Temel Akarsu, Neredeyse bütün erdemlerin kapilarini bir daha araliyor, kuskulu bakislarin tedirginligi altinda insanligini sorguluyor, yaldizlarla süslü hayatlarin balonlarini patlatiyor HASAN UYGUN (E-mektup | Arsivi) Büyük hayaller, büyük altüst oluslar yasadik. Üzüldük, kirildik, çignendik, kabugumuza çekildik. Bizi anlamadiklari yere gözyaslarimizla birlikte umutlarimizi gömdük. Geri çekildikçe içimize kapandik, kapandikça kapana kisildik; yalnizlastik. Oysa ne de kolay inanmistik, 20. yüzyilin iletisim çagi olacagina. Berlin Duvari'ni yikmis, Çavusesku'yu alasagi etmis, sinirlari kaldirmis, uzun zamandir birbirine hasret, iki uzak akraba gibi kucaklasmistik bir an için sahte bir duyguyla; artik ideolojilerin bittigini ilan ederek. Küresellesen yeni dünya düzeninin gündemimize dahil edildigi 2000'li yillara girerken, 1900'lü yillardan beri tasidigimiz bütün erdemleri de terk ettik. --deolojilerin bittigi yerde, her sey ticarete havale edildi. Hepimiz bir seyi satmanin telasina düstük. Ve gelisen iletisim imkânlari sayesinde oldukça kalabalik, büyük bir dünyada herkesle bu kadar yakin oldugumuzu düsünürken, içsel mesafelerin uçurumlara dönüstügünü, uçurumlarin dibindeki yalnizligimizi bir türlü göremedik. Bu yüzden egolarimizi kusandik; ikiyüzlülügümüzü, sahtekârligimizi; karsimiza çikani devirdik, hesap sorduk; bir gün olsun hesap vermek istemedik. Ya gözümüze görünmeyenler? Üstüne bastiklarimiz, ezip geçtiklerimiz, kuruttuklarimiz, acimasizca savurduklarimiz, öldürdüklerimiz; içinde insan olmanin, varolusun acisini en derinden hissedenler; yani o kirilgan ruhlar... Insan bencilliginin altin çagini yasadigi günümüzde kirilgan ruhlara ne oluyor peki? Yarali bir kurt gibi... Sabun olmuyorlar belki, evet; ama her seferinde biraz daha baslangiçtan uzaga savrulduklari kesin. Günümüzde bu kirilgan ruhlar daha da derinden kabuguna çekilmekte, kendilerine gönüllü bir sürgün hayatini reva görmekte, böylesine itis kakis bir dünyada var olmaktansa, kendi pimini çekmeyi hayal eder hale gelmislerdir. Kaybeden olmak, 90'li yillarin bu moral çöküs döneminin yarattigi sosyal bir durum. Ya da kayip olmak. Sesini kaybetmek. Yarali bir kurt gibi, cangilin ortasinda çiglik çigliga uluyarak sesini duyurmaya çalisirken, ormanda hayvanlar cümbüste... Sanat, hayatin ve insanin bir aynasiysa eger, bütün büyük kayiplarin, altüst oluslarin, yikimlarin, savruluslarin ya da baslangiçlarin oldugu gibi, bu dönemin de edebiyat, kültür-sanatta yankisini bulmamasi beklenemezdi. Nitekim 90'li yillara geldigimizde, olusmaya baslayan kaybeden dili, 'Kaybedenler Kulübü'nün etrafinda baslayan hareket, edebiyata da damgasini vurmakta gecikmedi. Bu akimdaki öncülügüyle Hikmet Temel Akarsu, 90'li yillarin edebiyatini derinden etkilemis önemli bir yazardir. Küresellesen yenidünya düzeninin getirdigi yeniliklerin, gitgide daha çok yalnizlasan bireyin ruhunda yarattigi travmalari, kirilmalari ve çöküntüyü isledigi eserleriyle belleklerde silinmez izler birakti. Rock'n Roman adini verdigi yeni bir türde yazdigi 'Istanbul Dörtlüsü' adli roman serisiyle marjinal gençlik çevrelerinde sarsintilar yaratti. Yeni düsünsel açilimlar in kapilarini araladi. Sadece romanlariyla degil, hiciv, öykü, deneme, makale, senaryo ve oyunlariyla da Türk edebiyatinda ayriksi bir durusun temsilcisi oldu. Sanatçilar dünyanin dertlerinden uzak kalamazlar. Belki birçogu bunun farkindadir ya da degildir, ama onlari asil yaratici kilan da her seyi kendilerine mesele edinmeleridir herhalde. Hatta aci çeken toplumla birlikte aci çekmeleri de buna dahildir. Sanatçinin dünyanin dertlerinden uzak kalamayacaginin günümüz örneklerinden biri olan Hikmet Temel Akarsu, 'edebiyat sosyetesi'nin çorak kültürel ikliminin ortaligi kasip kavurdugu bir dönemde, bir çiglik gibi düsen yeni kitabi Dekadans Geceleri'yle yeniden gündemde. Neredeyse bütün erdemlerin kapilarini bir daha araliyor, kuskulu bakislarin tedirginligi altinda insanligini sorguluyor, yaldizlarla süslü hayatlarin balonlarini patlatiyor Akarsu yeni kitabinda. Rock'n Roman serisinden sonra Telos Yayincilik'tan yayimlanan ve fantastik edebiyata yeni bir yaklasim getiren 'Ölümsüz Antikite' roman serisi ise yazarin çok yönlü yazin serüveninin bir parçasi. Antik Yunan mitolojisinin en çok ilgi çeken karakterlerinden yola çikarak, bu karakterleri günümüz dünyasina uyarlayan yazar, eserlerinde insanoglunun degismez dogasina isaret etti sürekli; yani bencilligine... Mükemmel kurgusuyla, günümüzün modern yasamina dahil ettigi Antik Yunan karakterlerinin, hirs ve siddet konusunda günümüz modern insanindan hiç de farkli olmadigini ya da günümüzde yasasalar olamayacagini gördük hep birlikte bu roman serisinde. Düslerin hüzünlü dökümü Bir süredir edebiyat eseri yayimlamayan ve en son Babalar ve Kizlari isimli kitabiyla öyküye meyil veren romanci Akarsu'nun, yeni eseri de bir öykü kitabi. Öykünün tür olarak, popüler basliklarin disinda bir türlü hayat bulamadigi günümüz edebiyat ortaminda, roman saltanatina karsi bir romancidan böylesine bir sesin yükselmesi, elbette öykü adina sevinilecek bir durum. Bu tür adimlarin çogalmasi, Cemal Süreya'nin tanimiyla "siirin uzun saçli kiz kardesi olan öykü"nün siirle akrabaligini bir daha gündeme getirecek ve belki merakli okurun uzak akrabalari arastirma ihtimali de yeniden dogacaktir. Yoksa bir tek ben miyim bu, sadece "bir türe hapis olmusluk" duygusunu yasayan? Her zaman yeni açilimlar pesinde kosan bir yazar olarak Akarsu, bugüne kadar ana akim yayin organlarinin bastan çikarici çagrilarina ragmen, daima muhalif kültür alanlarinda yer almayi tercih etti. Bu nedenle de kendine özgü, derinlikli bir okur kitlesiyle bulustu. Türk edebiyatinin, yaptiklari her zaman merak konusu olan yazari Akarsu, uzun bir dönemdir marjinal gençlik çevrelerinde soluksuz okunan, dilden dile dolasan, sanal ortamlarda paylasilan ve artik birer sehir efsanesi haline gelmis olan öykülerini Dekadans Geceleri'nde topladi. Kurgu ile gerçeklik arasindaki meçhul ve tehlikeli sinirlarda geçmekte olan Dekadans Geceleri kolay kolay dahil olamayacaginiz yasamlardan tanikliklar içeriyor. Eser üç bölümden olusuyor. Birinci bölüm kitapla ayni adi tasiyan Dekadans Geceleri. Sadece içinde yasadigimiz toplum degil, tüm insanlik moral bir çöküntü içine düsmüs ve felaketler çagina adimlar atmakta oldugunu duyumsamisken, uçlarda yasayan insanlarin kirik duygusalliklarindan yola çikilarak yazilmis, yüreklere isleyen kisa öyküleri içeriyor bu bölüm. Ikinci bölüm ise kisa bir roman gibi de degerlendirilebilecek, birbirini takip eden üç uzun öyküden olusuyor ve ilk bölümden oldukça farkli bir üslupla ele alinmis. Bozkir Uygarligina Seyahat adini alan bu bölüm yazarin altbasliklarda da belirttigi gibi aslinda Z Kusagi'nin öyküsü. Dekadan yasam tarzina elestirel bir bakis olarak da degerlendirilebilecek bu uzun öykü, marjinal gençlik çevrelerini yer yer absürd, argo ve ironik bir anlatimla betimliyor. Üçüncü bölüm Yitirilmis Hulyalar ise, kirik kalplerin, sönmüs hayallerin, savrulmus gelecek düslerinin hüzünlü bir dökümü. Bu bölümde Akarsu'nun, nasil yazar olduguna dair ipuçlari veren naif bir çocukluk anisi da öykülestirilmis olarak yer aliyor. Dekadans Geceleri, çözülüse dogru giden ve agir bir darbe yiyecegi artik herkes tarafindan görülen postmodern sonrasi kentsel yasamin düsüsünü vurucu öykülerle edebiyatin kayitlarina geçiren muhalif bir yapit. Edebiyat bilinci yüksek okurlarca ilgi ile karsilanacagi kesin olan degerli bir eser. · DEKADANS GECELERI Hikmet Temel Akarsu, Varlik Yayinlari, 2008, 198 sayfa, 18 YTL.
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Sunday, August 12, 2007
 |
ROCK ÖYKÜLERI Yasemen Birhekimoglu(*) onthelosthighway@gmail.com Hikmet Temel Akarsu, Aseksüel Koloni ya da Antiope ile de Kaybedenler'in Öyküsü'yle oldugu kadar degisik bir soluk getirmisti Türk Edebiyati'na. "Istanbul Dörtlüsü", "Kayip Kusak" ve "Ölümsüz Antikite"yi okumamis olanlarsa belki Marquis d'Istambulin kimligiyle yazdigi elestiri yazilarindan hatirlarlar onu. Bütün bunlardan sonra, Akarsu, edebiyat alanina bu kez bir öykü kitabiyla, Babalar ve Kizlari'yla dönüyor. Bu kitap, bir yandan Akarsu'nun daha önce denemedigi bir seyi, kisa öyküleri önümüze seriyor, bir yandan da, bizi farkli yönlerdeki çesitli denemelerden sonra her seyin basladigi noktaya, "rock'n'roman" temalarina geri döndürüyor. Belki de bu durumdan ötürü bu öykü kitabina "rock'n'öykü" demek hiç de garip kaçmiyor. "Istanbul Dörtlüsü"nde, romandaki inis çikislari takip ederek kitabin sonuna dek bir arayisi kovalayan okuyucuya, içlerindeki temel altyapiya rock müziginin de sindigi çok çesitli alt-kültür kliseleri eslik eder. Sarki sözleri, o dönemde alt kültürde hatiri sayilir bir öneme sahip olan "Kaybedenler Kulübü" isimli radyo programi ve bu programi sunanlarin kullandigi jargon, hatta bizzat bu programi sunan kisiler ve onlarin yasam tarzi, motorsikletler, "Hizli yasa genç öl" düsturu, kelime seçimleri ve bir roman karakteri olarak Kadiköy ve Beyoglu romana yedirilmis bir haldedir. Bu durumun zaman zaman Akarsu için dezavantaj olusturdugu ve romanin kurgusunun konunun önüne geçtigi de düsünülür. Ama aslinda bu kitaplari bir dörtlü haline getiren, dördünü de birlestiren sey, devam ettigi varsayilan öyküsel bütünlükten ziyade, bizzat bu kurgu unsurlaridir. Babalar ve Kizlari'na baktigimizda, kitabin genelinden, özellikle son iki öyküsüyle ayrilan son bölüm hariç, ayni arka plani duyumsamak mümkün. Bizzat kitaba adini veren öykünün, kitabin açilisinda yer almasi da bütün bunlara bir örnek olabilir. Daha ilk öyküden baslariz Kadiköy sokaklarinda dolanmaya, Moda'dan bahsedilir mutlaka, "Always On My Mind" sarkisi olmadan bu öykünün eksik kalacagini hissederiz, ve bir de bakariz ki "Dekadans Bar"in kapisindan girivermisiz bile. Öykülerin birinde yine bir "kaybeden" karsilar bizi, iki öykünün adandigi "eski dost" Çarli ise, bir zamanlar müzik basiniyla neredeyse esdeger olan Stüdyo --mge'nin eski sahibidir. Bu öykü kitabinda biraz daha iyi duyumsanan sey ise, bu kez, belki öykü formunun da yardimiyla, daha evrensel bir takim duygularin yansitildigina sahit olmamizdir. Bu atmosferdeki insanlarin hikayeleri üzerinden, aslinda dünyanin her yerinde ayni seyleri yasayan insanlarin hikayeleri anlatilir sanki. Sarki sözlerinden alintilarla baslayan, bazen onlari kendilerine baslik yapan, bazense anlattiklari hikayenin örgüsüne katan öykülerin bize anlattiklari durumlar da, bu sarkilari yazan adamlarin içinde bulundugu ortamlarda yeserir. Dünyanin farkli yerlerindeki, zaman zaman Amerika'daki, zaman zaman Fransa'daki insanlar da demek ki, --stanbul, Türkiye'de yasanan sevinç veya acilari niteleyebilecek sarkilar yapmaktadirlar. Bu öykü kitabinda bir kez daha, Akarsu'nun amaçladigi temel seyin bütün dünyayi kapsayan yalnizliklari aydinlatmak oldugunu anlariz. Sadece Kadiköy, Beyoglu veya yazarin bulundugu, gördügü, yasadigi yerler degil, ayni zamanda sarkilari yazan, öyküleri anlatan pek çok insanin üzerinden, onlarin yasamlari ve yasadiklari ortamlar kullanilarak, bu evrensel farklilik, bir anlamda, pek çok kisinin paylastigi bir yalnizlik hissi, anlama büründürülmüs olur. 28 tane öykü olmasina ragmen, belki sadece son iki öykü haricinde, hemen hepsini ayni kisinin anlattigini duyumsamamiz da bundandir belki. Öykülerde, genel hava veya yazim teknigi disinda, kahramanlarin hayata bakislarinda da dogrudan "rock'n'roll" kültürü diyebilecegimiz "beatnik" etkilesimlerinin yanisira, rock müziginin alt kollari da, örnegin "grunge" kendini biraz daha hissettirir. Yazarin, alt-kültürde pek çok farkli seyi temsil eder hale gelmis olan Kurt Cobain'i, herhangi bir temaya veya kurguya oturtmadan kendi öykülerinden birine dahil etmesini pek çok farkli açidan incelemek mümkün. Yazar ya da yazari temsil eden anlatici, "Kaybetmeye Mahkum Projelerin Degismez Sponsorü Çarli... Bis!" öyküsünde, hem bu genç adama olan saygisini, hem de onun farkli amaçlar için kullanilmasina karsi duydugu tepkinin boyutlarini anlatir. Bu öykü temelinde, Akarsu'nun genel "rock'n'roll" ruhuna saygili çizgisine de göz atabiliyoruz. 1990'larin basindan itibaren, o zamana dek var olan piyasayi sarsan, rock müziginin çehresini degistirmeye baslayan grunge akiminin öncüsü Nirvana grubunun kurucusu olan Kurt Cobain, 1995 yilinda kendi evinde intihar etmis ve o günden beri hem o ana dek kendisine yüz vermemeye çalisan müzik piyasasinca abartili sekillere yüceltilmis, gerek resmi gerekse ismi kullanilarak ticari bir meta haline getirilmis, hem de bütün bu sekillerde ölmeden önce temsil ettigi bütün maneviyat aslinda tersine çevrilmistir. Akarsu'nun konuya yaklasimi da bu noktadandir. Yazar, Cobain'in temsil ettigi, kendisinin de her yönüyle inceledigi, saygi duydugu, hatta "gönül verdigi" bu akimi, "grunge" akimini, tersine çevirmeye yönelik seylere katkida bulunmak istemez. O, akimin sadece distan gözüken yanlarini degil, temel felsefesini dikkate alir. Bütün bu metalastirma sürecine yeterli dayanikliligi gösteremeyerek hayatini sonlandiran bir adamin daha da büyük bir meta haline gelmesine bir katkida bulunmak istemez. Okuyucu olarak, asil rock'n'roll ruhunu temsil edenin bu durus olacagini anlamak hiç de zor degildir. Yazar, Cobain'den bir adim öteye giderek kafa tutar, ve karsi cephede yer alanlara, bu durumda bizzat kendi arkadasina, tahrip edilmeye çalisilan o ruhu anlatmaya çabalar. Yalnizlik temasinin hayat buldugu öykülerden birisi de budur. Yazar arkadasini yaptigi seyin mantiksizligina ikna etmeyi basaramaz ve yazisi yayinlanmaz. Bütün öyküleri anlatan, bir kisi degil de farkli farkli kisilerse bile, yalnizliklarinin basladigi nokta aynidir. Gerçek hayata karsi, istekler, dilekler, arzular, ilkeler ve prensipler, bütün bu soyut kavramlarin savunulmasi zorlasir. Anlatici figürü, olaylari hep disaridan takip etmeyi yegleyen, olay akisina pek de müdahale etmeyen birisini temsil eder. Okuyucu, anlaticinin tepkilerinin ve isteklerinin farkindadir, ama ana kahraman, çevresinde akip giden olaylara hiç bir zaman karismak istemez. Hatta, öykülerde, tekrarlanan bir çekip gitme, ana ortamdan kopup sayfiyelere yerlesme veya bunu planlama, uzaklara gidebilmislere özenme duygularini gözlemlemek mümkündür. Zaman zaman, bu kadar uzaktan durma, öykülerde kendini hissettirecek ölçüde boyut degistirir. Ya, "Tuhaf Adam"'da oldugu gibi, sinematografik bir anlatim, olaylari kameraman gözünden aktaran bir anlatici seklinde ortaya çikan kurgusal bir degisim, ya da "Ve Rüzgar Bizi Götürecek"'de oldugu gibi, uçucu, masalsi veya olanaksizligi temsil eden bir anlatim dönüsümü sözkonusu olur. "Ve Rüzgar Bizi Götürecek"'teki eskrimci kiz ile egitmeni arasindaki diyaloglarin gizemi, içerdikleri masalsi tabirler, öngördükleri sövalyelik ruhu, gerçek hayatta masallarin ulviligini bulamamis anlaticinin gerçek hayata entegre etmeye çalistigi masalsiligin kokusu, okudugumuz öykü boyunca bize aslinda var olamayacak bir duruma taniklik ettigimizi düsündürür. Gerçek hayatta mutlu sonlar neredeyse yok gibidir yazar için, dolayisiyla bize mutlu sonlar sunmasi için bir ulasilmazlik altyapisi gerekir gibidir. Yazarin bize aktardigi her öyküyü, her bir olaylar bütününü gerçek hayatin nerede bitip, kurgunun nerede basladigi sorusu bekliyor. Okur, anlatilan her seyi, yazar sanki bir çay bahçesinde anilarini anlatirmis gibi dinlemeye hazirlaniyor. Belki de, çevresindeki insanlarla sözel yoldan paylasamadigi seyleri, anlatamadigi davalarini yazili yoldan ifade ettigi devamli olarak gözlemlenen bir adamin yazdigi bir günlügün mahremiyetini paylasiyor gibi hissediyor. Bu zaten çogu zaman mesaj kaygisiz olan anlatimin samimiligini ön plana çikaran bir olgu. Ama yine de zaman zaman okurun durumu sinirli bir beklentinin sinirlarina variyor, gerçekligin bittigi ve kurgunun basladigi o noktayi yakalamak adina öykünün zevkini çikaramayabiliyor, öykünün son satirlarini okurken kendini anlatimin güzelligini veya yazarin gerçekte dikkat çekmek istedigi noktayi gözden kaçirmis bulabiliyor. Akarsu'nun anlatimciligi, tam da bu yüzden tek bir okumayla anlamlandirilamiyor. Öte yandan, öykülerdeki ana hava, yani, çogunlugun oldugu yerlerde olmayi istememe, ama herkesin gittigi yerlerde olma, buna ragmen yalnizlik hissi duyma, ancak bu sekilde bir somutluk kazaniyor. Kendini çevresindekilere ifade edemeyen veya ifade etmek istemeyen bir yazar fikri kafamizda iyice sekilleniyor. Bir yandan da, yazarligin asil niteligi, çevresindekilerden bir adim ötede durup gözlemleme, gözlemlediklerini ancak yazi yoluyla disa vurabilme yetisini yazara kazandiran da bu soyutlanma duygusu oluyor bir yerde. Yani gerçek hayatta insana rahatsizlik veren yalnizlik, anlasilmazlik, iletisimsizlik hisleri, bir yazarin kurgusunu mükemmellesmeye yakinlastiran seyler olarak ortaya çikiyor. Türk edebiyatinda, yazili anlatimin nesre döndügü Tanzimat döneminden beri süregelen Dogu-Bati karsitligi temasi, daha çok Bati etkilesimli olacagini düsünecegimiz rock'n'roll edebiyatinin, Türk versiyonunda kendisine tuhaf bir yer buluyor. Bati yapili, bati temali bu öykülere Dogu havasi sik sik karisiyor. Örnegin "Safran Kizi"nda, Akarsu'nun bu durumu nasil inceledigi hakkinda uzunca düsünmek mümkün. Acaba Dogu safi iyi, Bati safi kötü olabilir mi? Yazininin temelini Bati'dan alan bir yazarin bunu savunmasi beklenemez elbette; ama Stendhal ve Fitzgerald okumaktan ne kadar hoslanirsa hoslansin, Safran Kizi bir "Osmanli Kadini"dir. Ezan sesiyle huzur bulan, alisverisini inançli esnaflardan yaptikça mutluluk duyan bu kadin bize ne anlatmaktadir? Yoksa aslinda Dogu-Bati degildir de çekisen, diger öykülerde de hissettigimiz gibi eski-yeni midir? Geçmisteki heyecanlara, zevklere ve duygulara, genellikle bizzat kendi anilarindan gelen bir motivasyonla öncelik taniyan yazarin, geçmisi sik sik hasretle andigina, zaman zaman kahramanlarina bu degerler dogrultusunda olaylar yasattigina tanik olunan en net öykülerdendir "Safran Kizi". Bu durumun en uç örneklerinden bir digeri, kitabin son bölümünde açikça hissediliyor. Akarsu'nun genellikle Charles Bukowski ile Beat kusagi arasinda gidip gelen anlatimi bu sefer, iyice Beatler'e dogru kayiyor. Bu degerlendirmedeki en büyük pay "Günesli Günler Bitti" bölümünde yer alan bir öyküye ait. Acaba Amerika kaynakli, 1950 ve 1960'larda öne çikmis bu akimin 2005 yilinda Türkiye'deki yansimasi ne veya nasil olabilir? "Kirli Yolda", en büyük Beat yazarlarindan Jack Keruac'in Yolda'sini animsatmaktan geri kalmiyor, ama öyküdeki yol ile Yolda'nin kahramanlarinin teptigi parkurlar oldukça farkli, bu parkurlari geçis amaçlari da. Her seyden önce, Tuncay ve Arif'in kafasinda ne kendilerini ne var oluslarini, ne de dünyayi sorgulamak var. "Kirli Yolda"'nin kahramanlarinin, Almanya'dan Bulgaristan'a kadar yasadiklari, onlari ellerindeki amaca ulasmak için hayatta kalmaya odaklanmaya zorluyor bir süre sonra. 1960'larin Amerikasi'ndaki kahramanlarimizin da zorluklarla karsilasmadigini iddia etmek çok zor, ama 1980'lerin ekonomik açidan çok seye gebe, ama bir o kadar da belirsiz Türkiyesi'nde sadece aç kalmamak için hayatlarini tehlikeye atan "kirli yoldakilerin" maruz kaldiklari çok farkli. Kahramanlarimizin yollarda karsilastiklari "dost" Türkler ile yasadiklari pek çok sey, bize sadece Türklere has olabilecek koyu ve "delikanli" bir muhabbetle, yine sadece Türklere has olabilecek bir açikgözlülügün bulustugu zamanlari anlatiyor. Bu adamlar yollarda, tamamiyle vahsi ve rekabete dayali ortamlarda, insanliklarini belirli duygu ve düsüncelere endekslemis insanlar. Oysa ki Bulgaristan'da yaklastiklari anavatandan kopuk köye bagli yerlesik ve sakin Türklerin etraflarina yaydiklari hava ve kahramanlarimiza yönelik davranislari, insana duyulan karsiliksiz ve saf sevgiyi yansitiyor. Akarsu'nun "yolda"nin basina "kirli"sifatini eklemesi de böylece dogal gözüküyor. Bütün bunlardan sonra, karsimiza çikan manzarada ise, "Kirli Yolda"'nin, ünlü Yolda'ya yine de temasal olarak benzedigini, hatta "Kirli Yolda"nin Yolda'nin Türk versiyonu bir parodisi oldugunu söylemek de yersiz kaçmiyor. Tuncay ile Arif'in yola çikmalarindan ortalama 40 yil önce, ülkelerini bir bastan diger basa geçmek üzere yola çikmis olan Yolda kahramanlari gibi, bizim kahramanlarimiz da, Türkiye içerisinden olmasa bile, bambaska bir cografyadan geçerek olsa bile, yine kendi insanini taniyarak, "Türk'ün Türk'e ettigini" görerek yollarini ve belki de böylece misyonlarini tamamliyorlar. Görüldügü gibi, çok da homojen olmayan bu Hikmet Temel Akarsu kitabinin genel havasini nasil özetleyebiliriz? Bütün Akarsu kitaplarinin her zaman için temelini aldigi rock müzigi ve rock kültürüne, bir yazarin yasadikça, deneyim kazandikça, degerlendirdikçe ve en sonunda soyutladikça ortaya çikardigi kendi benligi ve çevresindeki insanlarinki, hatta artik ait oldugunu daha iyi degerlendirdigi o karma kültür, bu sefer birden fazla bölüme ayirarak eklenmis. Daha öncede karsilastigimiz soyutlanmislik, yalnizlik, bireysellik temalari, bu sefer biraz daha fazla, modernlesmeyle sonrasi arasinda sikisip kalmis olan Türkiye'ye atifta bulunularak sunuluyor. Kendince dogrulara sahip olan bir insanin, bir yazar olarak kendisini ifade etmesi sürecinin, çesitli noktalardan ele alinip bize anlatilmasi da mevcut. Kisaca, Hikmet Temel Akarsu'dan almaya alismis oldugumuz her tat, bu kitaptaki 28 öyküde, artik biraz daha olgun ve gelismis haliyle iletiliyor bize. (*) Yasemen Birhekimoglu: Felsefeci(B.Ü.), Elestirmen.
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Wednesday, December 13, 2006
 |
Her kusak kaybedisini arar...
Hikmet Temel Akarsu, 'Sevgili Superi'de yalnizligin, yabancilasmanin insan iliskilerinde iyice belirginlestigi bir dönemi anlatiyor
26/10/2001
ALTAY ÖKTEM (Arsivi)
Hikmet Temel Akarsu'nun 'Kayip Kusak Dörtlüsü'nün son kitabi olan 'Sevgili Superi' de yayimlandi; böylece sancili bir dönem, her yönüyle anlatilmis, kendimizden bile sakladigimiz bazi gerçeklikler tekrar yüzümüze vurulmus oldu.
Dörtlünün ilk kitabi olan 'Aleladelik Çagi'nda, 12 Eylül sonrasinin dayattigi degerler sisteminin, yeni sag ile birleserek tüm toplumu tutsak almaya basladigi bir dönem anlatiliyor, Yeni Dünya Düzeni'ne bir yerinden eklemlenmeye çalisan insanlarimizin, o güne degin sahip olduklari degerler sistemini terk ederek, çaga uyum saglamak için verdikleri yogun mücadele konu ediliyordu.
Bir anda rant, çikar, kâr, avanta gibi kavramlarin hayatin en önemli ve vazgeçilmez unsurlari haline geldigi, dürüstlük, erdem gibi insani insan yapan degerlerden ne kadar çabuk vazgeçilirse o denli hizli biçimde köse dönülecegi siyasi iktidarlarca da tek çikar yol olarak önümüze koyulmustu. Hepimiz bu sarsintili dönemi bütün igrençligiyle yasadik. Olan biten her sey gözümüzün önündeydi ve karsi çikmamiz olanaksizdi. Çünkü bu, iktidarin tam da istedigi seydi ve gelismenin, ilerlemenin tek yolu olarak sunulmustu.
Tüm toplumun rezil bir aleladeligin pençesine düstügü, gözü dönmüs mühendislerin, rüsvetçi belediyecilerin, çikarci politikacilarin, rant hirsiyla yanip tutusan insanlarin, lümpenlerin, arsizlarin, haydutlarin kol gezdigi bir dönemin romani 'Aleladelik Çagi'.
Hepimizin trajedisi
Klasik bir deyimle, bu romanda anlatilan bizim hikâyemiz. Ama bize neden böyle bir hikâyenin lâyik görüldügünün yaniti elbette ne bu romanin yazari, ne de okur veremez. Bu yaniti baskalari verecek, vermek zorunda.
'Kayip Kusak Dörtlüsü'nün ikinci kitabi olan 'Çaresiz Zamanlar'i ise 'noktürnler' diye tanimliyor Akarsu. 'Çaresiz Zamanlar' birbirini tamamlayan üç ayri öyküden olusuyor. Bu üç öykü, ayri öyküler olarak da okunabilecegi gibi, bir romanin bölümleri olarak da ele alinabilir.
Bu kez yine ayni dönem, 1980 sonrasi ayri bir yönüyle ele aliniyor. Gençleri ezip geçen, savrulmalarina neden olan bu dönemde yenilme, yitirme, ölüm gibi duygularla çok erken ve çok gereksiz biçimde karsilasan insanlarin bireysel trajedileri konu edilmis. Hüzünlü bir ask hikâyesinin arka planinda toplumsal savrulmalarin bireyler üzerindeki etkilerine tanik oluyoruz. Iki genç insanin iliskisi hüzünlü ama kaçinilmaz bir sona dogru ilerlerken, 'baska türlü olamaz miydi?' diye düsünmemize bile olanak kalmiyor. Çünkü onlarin psikolojik gelgitleri degil, toplumun altüst olusu bu sonu hazirliyor. Hiç kimsenin tek basina direnerek üstesinden gelebilecegi bir sorun degil bu. Belki de o yüzden bu dönemi 'Çaresiz Zamanlar' diye adlandiriyor Akarsu.
'Yeniklerin Aski' ise sol dalganin yükselis yillarinda ön saflarda mücadele etmis genç devrimcilerin, yenilgiden sonra, içine düstükleri insanlik durumunu anlatiyor. Tutunacak bir dal arayan insanlarin zaman zaman her seyi yadsimaktan baska çikar yol bulamadiklari, nihilist bir rüzgarin etkisiyle savrulup gittikleri bir dönemin trajik öyküsü 'Yeniklerin Aski'. Hepimizin yasadigi, az ya da çok savruldugu, ama illa ki savruldugu bir dönemdi bu.
'Kayip Kusak Dörtlüsü'nün sonuncusu olan 'Sevgili Superi'de ise yasamin anlamini sorguluyor Akarsu. Yine ayni dönemin, 1980 sonrasinin gittikçe çoraklasan, sevgisizlesen ortaminda, genç bir is adaminin umutsuzca sevgi ve anlam arayisina girmesi anlatiliyor.
Yalnizligin, yabancilasmanin, yadsimanin ve yadsinmanin insan iliskilerinde iyice belirginlestigi, daha dogrusu, insan iliskilerini belirledigi bu karanlik dönemi ustalikla ve akici bir dille anlatmis Akarsu. Kendi çorak hayatindan kaçmaya çalisan, var olan iliskiler agindan uzaklasan bir gencin doganin ve dogal yalnizligin kollarindayken karsilastigi kadinla, Superi'yle yasadiklari ilginç serüven okuru sürükleyip götürüyor. Hem de yasadigi dünyanin bu denli karanliga gömüldügünü daha açik biçimde görmesini saglayarak...
Yasaminin son aylarinda umutsuzca sevgi arayan bir insanin trajedisi 'Sevgili Superi'. Aslinda bizim, hepimizin trajedisi.
'Kayip Kusak Dörtlüsü', yakin tarihimizde yasanan, yalnizca sistemin degil, insani iliskilerin, var olan degerlerin de tamamen altüst oldugu, hâlâ da etkilerinin tüm agirligiyla hissedildigi bir dönemi her yönüyle ele alan, roman kaliplari içinde çarpici bir biçimde okura sunan bir basyapit.
Bu dönemi yasayan, yasamayan herkesin ibretle okuyacagi bir külliyat 'Kayip Kusak'. Çünkü o dönem yasanip, tarihin tozlu sayfalari arasinda kaybolup gitmedi. Hâlâ yasaniyor ve bu gidisle yasanmaya devam edecek. Kayip bir kusak, arkasinda yeni kayip kusaklar olusturuyor. Ve korkarim her kusak, kendi kaybedisini hazirlayan kosullari da beraberinde getiriyor.
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Monday, October 23, 2006
 |
Casus Belli ya da Helena: Euripides ve H.T.Akarsu
Süleyman Dogru
29.11.2003
(Radikal Kitap'ta Yayinlandi.)
Antik Yunan mitolojisinin ve tragedyalarinin asirlardan beri birçok yapita esin kaynagi oldugu bilinen bir gerçek. Örnegin Fransiz yazinini ele alirsak, Klasisizm döneminin adeta antikitenin güncellestirilip yeniden yazimindan ibaret oldugunu söylemek çok abartili bir iddia olmasa gerek. Peki, antikite boyunca yaratilan yapitlari, kulaktan kulaga yayilan söylenceleri bu derece etkili ve modasi geçmez kilan ne? Kanimca bu sorunun yaniti tek kelimeyle verilebilir: evrensellik. Yazin tarihinin tüm önemli yapitlarinin ortak özelligi de bu degil mi? Tartisip dururuz, neden bir yazarimiz henüz Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanamadi diye. Bu ancak, yerel temalari asip evrensel ölçekte bir yapit üretmekle mümkün olabilir. Üst düzey birçok yazarimiz oldu, ama evrensellik noktasinda, çok verimli bir yazinimizin oldugunu söylemek çok zor.
Hikmet Temel Akarsu'nun Ölümsüz Antikite serisinin üçüncü cildi, "Casus Belli ya da Helena"yi okurken bu düsünceler geçti aklimdan. Ilk cilt, "Aseksüel Koloni ya da Antiope", çagdas bir amazon kolonisi kurma rüyasini anlatiyordu. Erkek egemen topluma yönelik yüksek dozda elestirilerin yer aldigi öykü, temel aldigi tragedyalara gönderme yaparcasina, trajik bir sonla bitiyordu. Ikinci cilt, "Siber Tragedya ya da Iphigeneia", ülkemizde oldugu kadar dünyada da yeni olan, cyberpunk tarzindaki ilk yapit olma özelligiyle dikkat çekiyordu. Serinin sonuna kadar ele alinacak öykü de bu kitapla birlikte basliyordu.
"Casus Belli ya da Helena"'da, öykünün kaldigi yerden devam edecegi beklenirken, yazar geriye dönüs yaparak, bir bakima, ikinci kitapta ele alinan öykünün temelinin nasil olustugunu anlatmaya soyunuyor. Öykünün konusu Euripides'in oyunlarinin günümüze uyarlanmis biçimi. Euripides, Helena'yi Iphigeneia'dan önce yazmis, ama Akarsu bunlarin sirasini degistiriyor. Iki kitap her açidan birbirini tamamlar nitelikte, bu yüzden hangisinden baslanirsa baslansin ayni tadi almak mümkün.
Yazarin, ilk kitaptan beri kullandigi anlatim tarzi Euripides'in oyunlarini akla getiriyor: her bölümün basinda yer alan öndeyis kisminda, oyunlarin basindaki monologlarda oldugu gibi kahramanlar hakkinda bilgiler veriliyor. Hikmet Temel Akarsu'nun Eski Yunan tragedya sairiyle kurdugu benzerlik bununla kalmiyor; insanin zaaflari, hatalari, tutkularinin esiri olmasi, yaradilisindan gelen kusurlari öykünün omurgasini olusturuyor. Kadinlar konusundaki acimasiz yargilari da, sairin düsüncelerini çagristiriyor:
...Bir disinin, tanriça bile olsa, begenilmek, güzel bulunmak, en güzel olmak söz konusu oldugunda içine düstügü ihtiras miydi yoksa dünyada tüm olan biten felaketin açiklamasi?... Yoksa tam tersi, her türlü belanin davetiyesi olan güzellikten kurtulmak mi? Olan biten her sey bunlarla açiklanabilir miydi?... (sayfa 126)
Üçüncü kitabin kanimca en önemli özelligi, felsefi boyutun diger iki cilde nazaran daha çok ön plana çikmasi. Örnegin, erkekler hakkindaki düsünceleri yer yer Nietzsche'nin benzer saptamalarini akla getiriyor:
...O erkek cinsi ki, dogdugu günden itibaren savasmak ve hayatta kalabilmek için kazanmak zorundadir. O erkek cinsi ki hayati bir gladyatörün öyküsünden aciklidir... (sayfa 238-239)
...Ey fallusundan çengele asilmis ve öylece yönetilen mahcur yaratik: Ey zavalli erkek; koca bir türü, bir koca planetin kadim tarihi boyunca böyle yedin bitirdin. Kendini ve türünü ve kavmini tragedyalardan tragedyalara sürükledin! Üstelik her seferinde hep ayni sekilde davrandin! Her seferinde alik balik gibi hep ayni oltalara düstün! Sende ibret, mesel, tragedya algilamak olmaz mi? Bunun bedelinin ne oldugunu senin türün bilmez mi!... (sayfa 294)
Hikmet Temel Akarsu'nun günümüz dünyasi üzerine çok ilginç felsefi ve toplumbilimsel düsünceleri var. Bunlari çok güzel bir biçimde olay örgüsünün içine yerlestiriyor. Ilk basta altini çizdigim evrensellik boyutu, diger iki kitaba göre çok daha fazla ön planda. Yalnizca bu yönüyle bile, dikkate alinmasi gereken bir kitapla karsi karsiya oldugumuzu söyleyebilirim. Su iki paragraf, sanirim deginmek istedigim noktayi çok güzel özetliyor:
...Dünya kamuoyunda ansizin beliriveren bir konunun tüm medyada, tüm iletisim aygitlarinda, internette, üniversitelerde ve sanat ortamlarinda sebepsiz yere "vidi vidi" devamli islenmeye baslamasi her zaman için her türlü entrikanin ne yöne gidecegine dair en büyük kehanet olanaklarini saglar. Bunun anlami sudur: "Egemenler , ilahlar bir stratejik karara varmislardir ve onun alt yapisini hazirlamak için kamuoyu olusturma hamlelerini baslatmislardir... (sayfa 52-53)
...Aslinda örüntü uzun yillar önce tasarlanmaya baslanmisti. Silikonya'nin içinde bulundugu büyük ülke USA'da devlet yönetimi giderek tarihi izleginden koparak bir sirket yönetimine benzemeye basladigi yillarda, ülkenin en büyük güçleri haline gelen Silikonya sirketleri ile devlet yönetimi önce büyük bir benzerlik içine düstüler. Zaman ilerledikçe ayni ilkelerle yönetilir hale geldiler ve sonunda tamamen içiçe geçip bütünlestiler. Yani neticede ortaya çikan dünya imparatorlugunda sirketlerin nerede bitip devlet yapisinin nerede basladigini bilebilmek olanaksizdi. Bu, havanin içinde oksijenin nerede bitip azotun nerede basladigini görmeye çabalamak kadar anlamsizdi artik... (sayfa 139)
Farkli tarzi, akici üslûbu ve ele aldigi konuyu islemedeki ustaligiyla, Hikmet Temel Akarsu çagdas romancilarimiz arasinda önemli bir yere sahip. Öncülügünü yaptigi cyberpunk tarziyla da, daha önceki iki dörtlemesinde oldugu gibi, günümüz romanina yeni bir açilim getiriyor. Tragedyanin nasil sonuçlanacagini (eger sonuçlanacaksa) ögrenmek için, umarim fazla beklememize gerek kalmaz.
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Monday, October 23, 2006
 |
Yavuz Anginbas
"Siber Gerçekçilik"(!)
Anlatilan, "Bir Öteki" Olarak Senin Öykündür Sefil Ölümlü
Bu cümleyle basliyor Hikmet Temel Akarsu'nun son romani "Casus Belli Ya Da Helena". Aslina bakilirsa çogu okuyucunun daha çok Istanbul Dörtlüsü ve "Kaybedenler'in Öyküsü" ile tanidigi Akarsu'nun yayinladigi bütün eserlerinin basina bu cümlenin getirilmesi, yazarin edebiyat anlayisinin yansitilmasi açisindan gayet anlamli bir hareket olurdu; çünkü çogu okuyucunun gerçeklerden kaçmak ve kendini avutmak adina yazilmis eserleri takip ettigi günümüzde Akarsu, kariyerinin en basindan beri gerçekleri okuyucunun üstüne sagnak gibi yagdirmayi seçmistir.
Hikmet Temel Akarsu'nun edebiyat dünyamiza girisi takma isimlerle yazdigi edebiyat elestirileriyle ve gazetelerde yazdigi yazilarla oldu. Akarsu'nun edebiyat kariyerinin dönüm noktasi ise Istanbul Dörtlüsü'nün ilk cildi olan "Kaybedenler'in Öyküsü"nün yayinlanmasiydi. Hikmet Temel Akarsu romanda, yakin bir dönemde Istanbul Rock camiasini ve Kadiköy'ü kasip kavuran bir akim olan Kaybedenler Kulübü'nü ve kulübün çevresinde yasanan olaylari anlatmaktaydi. Artik bir kült statüsüne sahip olan Kaybedenler ile ilgili bu roman rock müzik dinleyicisi kitleden ilgi gördü. Fakat romanda asil çarpici olan yazarin kendi kisiliginden yarattigi anlaticiydi. Bu karakterin umutsuzlugu, bezginligi ve etrafi saran yoz çevre nedeniyle içine kapanisi romanin ana duygusunu yansitiyordu. Bu karakter ve yaydigi hava, romanin adeta yeraltindan (Dostoyevsky'nin "Yeraltindan Notlar"ina atfen) yazildigini hissettiriyordu.
Bu romanin ardindan Akarsu dörtlünün diger ciltlerini de yayinladi. "Ingiliz", "Küçük Seytan" ve "Media" isimli bu romanlarda ilk cillteki karamsar, insanlik hakkindaki umutsuz ve bir o kadar da gerçekçi durus yazarin içinde bulundugu ortamlarla ilgili gözlemleriyle beraber veriliyordu.
Bu dörtlüyü bitirdikten sonra, Akarsu hemen ikinci bir dörtlüye basladi. Kayip Kusak isimli bu dörtlüde, toplumun her kesimini sarsici bir sekilde etkileyen 80'ler anlatiliyordu. "Kayip Kusak"ta, dönemin toplumsal baskilarini, degisen ahlaki degerleri ve insan iliskilerini keskin ve gerçekçi üslubuyla irdeler Akarsu.
Verimli bir yazar olan Akarsu bu seriyi de bitirdikten sonra durmadi ve bu sefer çok büyük bir projeye soyundu. Insanlik tarihine damgasini vurmus ve geçerliliklerini hiç bir zaman kaybetmemis olan tragedyalari günümüze ve hatta gelecege uyarlamayi amaçliyor Akarsu. Alti cilt olarak tasarlanan bu büyük serinin ilk iki cildi olan "Aseksüel Koloni Ya Da Antiope" ve "Siber Tragedya Ya Da Iphigeneia" 2002 ve 2003 yillarinda basildi. "Aseksüel Koloni Ya Da Antiope" kadin dogasini ve kadinin erkek karsisindaki mücadelesini "Antiope"nin trajedisine paralel bir biçimde günümüzde anlatiyordu. Ikinci cilt, "Siber Tragedya Ya Da Iphegeneia"da ise Akarsu gelecege yönelmis ve "cyberpunk" ögeler tasiyan bir roman yazmistir. Romanda, Silikon Vadisi'nden dünyayi yöneten ve tüm insanligi kontrol altina alacak projeler üreten imparator ve imparatoriçeler karsisinda direnmeye çalisan iki gencin trajik hikayesi anlatiliyordu. Akarsu, üçüncü cilt olan "Casus Belli Ya Da Helena"da ise bu hikayeyle baglantili olarak seriyi devam ettiriyor.
"Casus Belli Ya Da Helena" Silikon Vadisi Imparatorlugunda iktidar sahibi güçlü kadinlarin en güzel olabilmek ve dünyaya hükmetmek için birbirleriyle verdikleri savasi ve bu büyük imparatorlugun basinda bulunan Ziggy Yeats'in kadinlar arasindaki bu husumeti kullanarak düzenin devamini saglama planlarini anlatiyor.
Akarsu, Helena'nin trajedisine paralel olarak kurdugu hikayede olaylari güzellik yarismasina getirene kadarki anlatisinda toplumumuzun içinde bulundugu berbat durumdan yararlaniyor. Akarsu'ya göre günümüzde insanlarin begenileri ve düsünceleri söyle belirlenmektedir
"Dünya kamuoyunda ansizin beliriveren bir konunun tüm medyada, tüm iletisim aygitlarinda, internette, üniversitelerde ve sanat ortamlarinda sebepsiz yere "vidi vidi" devamli islenmeye baslamasi her zaman için her türlü entrikanin ne yöne gidecegine dair en büyük kehanet olanaklarini saglar."
Ziggy Yeats'de iste bu gücünü kullanip dünya kamuoyunu güzellik ve estetik saplantilarina bogmus ve planinin islemesini saglamistir. Medyanin gündem degistirmek ve egilimleri saptamadaki basarisi gözönüne alindiginda Akarsu'ya hak vermemek elde degil.
Her iyi yazar gibi Hikmet Temel Akarsu'da romanini insan dogasi üzerine kurmakta. Özellikle, diger eserlerinde de önemli bir yer tutan kadin dogasi ve davranislari bu romaninda da yerini almistir.
"Hiçbir saldiriya ugramamanin büyük çaresi vardi kadinlikta. Seksüel isçilige girmek ve en iyisini yapmak! Böylece bir daha kimse bir sey sormaz ve memnun olurdu."
Akarsu'nun kadin ve erkek dogasi ile ilgili yaptigi bir baska tespit ise tartismalara yol açacak kadar yerinde ve keskin.
"Kisa sürede büyük servet ve etkinlige ulasan Inntsoft'un ecis bücüs patronu Henry'ye dünyanin en yakisikli erkegi gibi davranmak ve onu fallusundan yakalayip bir kancaya asarak, bir hedef dogrultusunda raptetmek ancak Afton kadar hirsli bir kadinin becerebilecegi bir entrikaydi."
Kitaptan yapilan bu iki alinti, okuyucuyu Akarsu'nun kadinlara karsi düsmanca bir tutum içinde oldugu sonucuna ulastirmamalidir. Akarsu hem kadin hem de erkek dogasinin karanlik yönlerini ortaya koymaktan çekinmedigini Ziggy Yeats karakterine söylettigi sözlerde açikca belli etmektedir.
" Bunlarin en önemli bir tanesi ise de, saklamaya ne gerek var; onu her oyunda tusa getirip, kistirip ardindan teslim alarak seks oyuncagi ya da seks kölesi haline getirmekti."
Akarsu'nun romanin sonunda yine kadinlarla ilgili yaptigi bir tespit okuyuculari uzun uzun düsünmeye itecek, hatta rahatsiz edecek kadar etkili ve zekice.
Kitap bir cyberpunk eser olarak ele alindiginda ise Türk edebiyatinda bir ilk olarak göze çarpiyor. Dünyada hizla yayilan bir tür olarak "cyberpunk"i deneyen ilk Türk yazar Hikmet Temel Akarsu. Fakat hem "Siber Tragedya Ya Da Iphigeneia" hem de "Casus Belli Ya Da Helena"yi inceledigimizde Akarsu'nun bu türün derinliklerine inmekten kaçindigini görüyoruz. Romanlardaki cyberpunk yapi William Gibson'in "Neuromancer"i ya da James Graham Ballard'in "Bilinç Esigini Atlayan Adam" gibi türün önemli eserlerine kiyasla daha basit bir yapiya sahiptir. Akarsu'nun romanlarinda daha çok Orwell'e veya toplumun kontrol altina alinis biçimi düsünüldügünde Cyril Kornbluth-Frederik Pohl ikilisinin eserlerine benzeyen bir yapiya rastlamaktayiz. Bu yapinin, "cyberpunk"a pek de asina olmayan Türk okuyucusunun türe alismasi ve detaylar arasinda kaybolup sikilmasini engellemesi açisindan yerinde ve basarili oldugunu söylemek mümkün.
Hikmet Temel Akarsu, Istanbul Dörtlüsü'nden ve diger eserlerinden alisik oldugumuz yalin dilli üslubuna ve okuyucuyu olaylarin içine çeken detayli tasvirlerine bu romaninda da yer veriyor. Böylece "Casus Belli Ya Da Helena" hem kolay okunan hem de vermek istedigi mesaji en ince ayrintisina kadar ileten bir roman olma özelligi kazaniyor.
Ölümsüz Antikite serisinin üçüncü cildi olan "Casus Belli Ya Da Helana", yazarin bizi uyardigi tehlikelerin pek de uzak olmadigi bir ortamda yayimlandi. Gerçekçi eserlerden hoslanan, bilimkurguya ve insan dogasinin karanlik yanlarina merakli okuyucularin kayitsiz kalmamasi gereken bir eser Casus Belli Ya Da Helena. Serinin diger bölümlerini heyecanla bekliyoruz.
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Monday, October 23, 2006
 |
Tutun(a)mayan öyküler
Akarsu, 'Babalar ve Kizlari' adli kitabinda anlattigi hikâyelerde yasadigi çaga ayak uydurmayan kisinin içinde bulundugu trajediyi ele aliyor
ABIDIN PARILTI
· BABALAR VE KIZLARI Hikmet Temel Akarsu, Inkilâp Kitabevi, 2005, 254 sayfa, 11 YTL.
Samuel Beckett'in bilinen düsüncelerinden biri, "Hep denedin ve yenildin. Olsun gene dene gene yenil. Daha iyi yenil"dir. Bu düsünceyi bilinçli olarak hayatlarinin amentüsü yapmis ve bu hayata katlanamayan insanlar vardir. Bu kisiler hayatta birer 'kaybeden'dir. Toplumdan kopuk, ayrik otu gibi ötede olmayi seçmis, 'bütün çaglarin trajedisi'ni sirtinda tasimayi yeglemis bu kisiler, zaman aktikça geçmis güzel günlerin hatirina bu yasama mecburen katlanirlar. Birlikte yasayan, birlikte haz duyan, birlikte sarki söyleyen, birlikte dans eden yiginlarin disinda kalmayi yeglemistir 'kaybeden'. Tarihin ve cografyanin verdikleriyle yetinmezler. Bulunduklari durumdan hosnut degildirler. Kaliplara uymazlar ve Oguz Atay'in dedigi gibi birer 'tutunamayan'dir onlar.
Tikiler, ciksler ve digerleri Hikmet Temel Akarsu yazdigi romanlardan sonra, bu defa da kaybedenlerin hikâyelerini yazmis. Yalnizlik temasinin agir bastigi bu hikâyelerde yasadigi çaga ayak uydurmayan (kesinlikle uyduramayan degil) kisinin içinde bulundugu trajediyi yansitmis. Özellikle 12 Eylül sonrasi kaybettikleri hayatlarla birlikte, umutlarini da kaybeden ve 'yeni dünya düzeni'ne oldukça hizli ayak uydurmaya çalisan günümüz gençliginin durumunu orta yasina gelmis bir yazarin gözünden anlatir. Bu yarilmayla birlikte kursunlarini, umutlarini, isigini, sesini ve özellikle de öfkesini kaybetmis nesil aslinda hiçbir seyi unutmamistir. Unutsaydi elbette tekrar ayaga kalkmaya çalisir ve kendi olma yolunda ilerlerdi. Bu kusak ve geçmis kusaklar unutmadi ve korkarak, önce kendini yitirmeyi seçti. Aslini aramak yerine dublörlerle zaman geçirdi. Böyle beyhude bir yasantinin içinde olanlar çareyi kendini unutma yöntemlerinde bulurlar. Babalar Ve Kizlari'nin bazi anti-kahramanlari bunlardan olusmaktadir. 'Rock'n Roll Öyküleri' alt basligiyla yayimlanan Babalar Ve Kizlari, bes bölüme ayrilmis. 'Rock'n Roll Öyküleri', 'Yalnizlar Partisi', 'Sabaha Kadar Beyoglu', 'Yitirilmis Kadinlar Albümü', 'Günesli Günler Bitti'. Dis mekân olarak daha çok Moda ve Beyoglu varken iç mekânlar ise, rock barlardir. Kisiler ise Moda'nin görmüs geçirmis ailelerinin yenik erkekleri, onlarin melek kadar güzel kizlari ve Beyoglu'nun kaybedenleri diger yanda, tikiler, ciksler, mis gibi yapan rocker özentileri, yuppiler, cosmolar, kaba saba feministler, holiganlar, kart zamparalar, sarlatan sanatçilar, yazar geçinen kirolar (Argo olarak kullanilan bu kelimenin Kürtçe'de 'ogul' anlamina geldigi biliniyor mu?), kiz tavlamak için ressam görüntüsü veren maymunlar, müzik otoritesi kiligindaki kurnazlar ve sahte isadamlaridir. Bütün hikâyeler boyunca rock müzik kulaginizdan eksik olmuyor. Hikâyelerde orta yasina gelmis kisiler, bu dünyadan memnun olmayip, düslerinde bir dünya yaratmislardir. Hep bulunduklari yerden uzaklara gitmek istemektedirler. Ya da geçmisi özlemektedirler. Ancak çogunlukla geçmisi özlemek de bugünden memnun olmayip o geçmis günde yasamak istegi degil midir? Bugünkü deger yargilarini reddedip yalnizligi, yoksullugu seçmislerdir. Bu kisiler hikâyelerde bazen romantik karsi çikislarla, yani hem sisteme karsi olup hem sistemin içinde yer almakla, varolus sorunlarina merhem olmaya çalisirlar. Bazen de rock'in isyan ruhunu bürünerek sistemin vaat ettigi her seyden elini etegini çeker ve bir deniz kiyisinda ya da bir rock bara içmeye gider. Çünkü rock sistemle uyusmaz. Sürekli, dindirilmez bir isyan hâlindedir. 'pesimist, karamsar, özgürlük duygusuyla yanip tutusan, hirçin ve sert' bir yasam biçimini ögütler. Hikâyelerde dikkati çeken bir diger noktada çogunlukla orta yas erkeginin hep bir genç kiza karsi ilgi duyuyor olmasidir. Buna iki taraftan da bakilabilir. Erkegin tarafindan bakildiginda, zaman geçmekte, gençlik geride kalmaktadir. Ancak genç bir kizin varligi onun hâlâ yasiyor oldugunu, kiymetli oldugunu, askin her seyi güzellestirdigini gösterir. Genç kiz için ise durum biraz daha farklidir her zaman. Nabokov'un 'Lolita'si gibi onlar her zaman uçaridir ancak bütün bunlara ragmen de orta yasli adama hayrandir. Ve bilinir ki hayranlik sevmek demek degildir. Geçici bir duygudur. Biraz da Elektra kompleksinin etkisiyle olusan bu duygu bittiginde de siginilacak yer bir bar ve ardi ardina içilen içkilerdir. Daha çok 'Rock'n Roll Öyküleri'nde bu duygu basattir. Sürgün olmak Yalnizlik, kimsesizlik, terk edilmislik, parçalanmislik, arada kalma duygusu hikâyelerdeki kisilerin temel özellikleridir. Bu dünyadan bikmislardir ama gidecek baska yerleri de yoktur. Nietzche yasadigi döneme ayak uyduramayan kisiye dört yol önerir. Uyusup gününe uymak, gününü degistirmek, intihar etmek ya da sürgün olmak, yeryüzünde bir sürgün olarak yasamak. Akarsu, 'Sabaha Kadar Beyoglu' hikâyesinde aslinda kisilerinin bu tercihini yapmaktadir. "Hiç bitmeyecekmis gibi gözüken bir yasantidan bikmis asilerdik. Amaçsizca gün geçirmeyi o yüzden severdik. Isyanimiz her konuya, her seye, her yere ve herkese idi. Ama bu isyanin nedeni üzerinde düsünmemeye baslayali çokça bir zaman olmustu. O yüzden de isyan edilen sey geçmisin puslu sayfalari arasinda kaybolup gitmisti. Geriye sadece bir isyan duygusu kalmisti bize... yasak bir askin istenmeyen meyvesi, bir gayrimesru bebek gibi... isyanimizi asklara vururduk. Daha da çok içkiye ve sabaha kadar Beyoglu'na. Bu tarz bir intiharcinin kendini tüketisini animsatirdi. Kisiligimizde yer etmisti. Kalabaliklarin ari kovanindan farksiz, omuz omuza dolastigi ve yikilmaya yüz tutmus tarihi bina saçaklari altindaki alçak sandalyelere yigilarak bezgince bira içtigi tuhaf bir eglence planetiydi artik yasadigimiz bölge. Istanbullular'a özgü, aymaz bir bezginlik, umursamazlik ve beyhudelik içinde her gece katilirdik bu kalabaliga. Bundan hoslaniyor muyduk, diye soracak biri çiksa, hiçbirimizin yaniti 'evet' olmazdi. Ama yine de bunu yapardik. Düzenli olarak her gece bunu yapardik." Octavio Paz, hepbirliktelik çaginda, insanin her zamankinden daha yalniz oldugunu söylüyor. Kalabaliklar arttikça insanin temel yalnizligi da artiyor. Toplumsal yasam kisinin kendi kimsesizligini düsünmemesi, sorgulamamasi için katilimi ögütlüyor. Bugünkü modern yasamda da bunun katmeri oldukça artmistir. Yasalar, gelenekler temelde kisinin toplumsal yasamin düzenine ayak uydurmasi içindir. Bu yapiyi reddeden ya da sorgulayan kendini birden bire bu yapinin disinda bulur. O bir 'öteki'dir artik. Kimsesizligiyle bas basadir. Özündeki yaranin farkina vardiginda bir baskaldiriyi gerçeklestirebilir ya da kendini trajedisinin kollarina birakir. Kitaptaki kisilerin en önemli sorunlarindan birisidir bu. Babalar ve Kizlari bugüne kadar yine benzer temali romanlariyla tanidigimiz Hikmet Temel Akarsu'nun ilk öykü kitabi. Bu öykülerde rock'n roll kültürünün vazgeçilmez ögelerini kullanmis. Net. Kisa. Sert. Vurucu. Duyarli. Muhalif. Isyanci. Derinlikli. Turgenyev, basyapiti Babalar ve Ogullar'da her dönemin temel çatismalarindan biri olan kusaklar arasi çatismayi ele alir ve bu eksende yeni ile eskiyi, dogan ile ölmekte olani, muhafazakârlikla devrimciligi karsi karsiya getirir. Babalar Ve Kizlari'nda da durum temel bir fark disinda aynidir. Artik ogullarin yerini kizlar almistir. Babalarla birlikte orta yasli erkekler de vardir artik sahnede.
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Monday, October 23, 2006
 |
Rock'n Roll Öyküleri...
BABALAR VE KIZLARI...(*)
Emre Karacaoglu
Varlik Dergisi Nisan 2006 Nüshasinda yayinlandi.
Umursamazlik, suratsizlik, kalpsizlik ve bencillik (ki bunlarin hepsine toptan "cool'luk" adi takilmistir) günümüzün önemli meziyetleri olarak görülmeye baslamisken Hikmet Temel Akarsu'nun "Babalar ve Kizlari" gibi bir öykü kitabina rastlamak issiz bir adada ufak bir tatli su deresi bulmak gibiydi.
Her gün hepimiz, ise giderken, aksam dostlarimizla yemege çikarken, sevdigimiz, sevmedigimiz kisilerle konusurken vs. en sert, en güçlü, en "cool (!)" maskemizi takariz ve o maskenin gerektirdigi gibi konusur, davraniriz. Ama içten içe canimizin yandigini, yalniz kaldigimizda nasil aci çektigimizi de kendi kendimize (ya da belki psikologumuza?) hep yineleriz: Peki, nereye kadar?
Iste her sey böyle sürüp giderken, arada bir elinize bir müzik albümü, bir fotograf, bir resim, bir film ya da bir kitap geçer... Içiniz erir. Çünkü sanatçi utanmadan, sikilmadan sizi, beni, onu, kendini, digerini, ötekini, berikini anlatmis, hepimizi birbirimizin karsisinda çirilçiplak birakmistir. Kalin, geçirimsiz kabuklarimizin altinda ne kadar yumusak, kirilgan bir pelte oldugumuzu yeniden ortaya dökmüstür. Bunun büyük bir yetenek, yetenekten de öte muazzam bir medeni cesaret ve içtenlik oldugunun bilincindesinizdir. Hakkinda durmadan sikâyet ettiginiz dünyada yalniz olmadiginizi bir kez daha düsünür, sonrasi için umut ve güç depolarsiniz. Çünkü sonuçta, böyle etkileyici bir esere her gün rastlamayacaginizi da bilirsiniz.
Hikmet Temel Akarsu'nun yeni kitabi "Babalar ve Kizlari" bu açidan bir can simidi. Soguk, gri yasamlarimizda bir an için içtenligi, açik yürekliligi görebilecegimiz bir eser. Akarsu'nun "Istanbul Dörtlüsü"ndeki tarzina bir dönüs niteliginde olmasindan dolayi tabii ki yeri gelince son derece karanlik, kasvetli ve umutsuz (belki de bu yüzden gerçekçi?) olabiliyor ama Akarsu edebiyatini taniyanlar zaten bilir: umut aslinda her zaman vardir. Hikâyenin kahramani –ki dikkat ediniz, genellikle birinci tekil kisiyle anlatilir- ne kadar umutsuzluga kapilirsa kapilsin okuyucu yalniz olmadigini, onla ayni güzel düsünceleri paylasan, hayata karsi ayni hassasiyeti gösteren kisiler oldugunu anlar (ki kahraman bile bu kadar ümitsizse, neden hikâyesini anlatmaya kalksin ki? Bir yerlerde onu anlayacak kisilerin oldugunu umarak bu ise kalkismaz mi zaten?).
Hikmet Temel Akarsu'yu ilk önce degisik rumuzlarla yazdigi elestirilerle tanidik. "Marquis D'istambulin (Istanbul'un Marki'si)" ismiyle degisik gazetelerde yazilar da yazmistir. Kuskusuz, ona bugünkü ününü kazandiran "Istanbul Dörtlüsü" ismindeki rock 'n'roman serisi oldu. Serideki dört roman, dünya edebiyatindaki en uzun soluklu rock romanlari olmalarinin yaninda, edebi ve kurgusal açidan da oldukça güçlü eserler olma niteligi tasirlar. Yazar, rock müziginin ezgilerinin ötesine geçip, onun mayasindaki ideolojiyi, hayata bakis açisini bu eserlerinde çok iyi harmanlamisti. 90'lardaki bir radyo programini eksen alarak Kadiköy'deki ve oradan bütün Istanbul'a yayilan bazi olaylari, dönemin o karamsar, grunge havasi içinde tasvir etmisti. 2001 yilina geldigimizde ise Akarsu, farkli bir üslupta, farkli bir bakis açisi tasiyan ikinci dörtlemesi "Kayip Kusak"i yayinladi. Üslup disinda, konu seçiminde de oldukça büyük bir degisiklige gitmisti: 80'li seneler ve dönemin ahlaki ve sosyal çöküsü. 12 Eylül darbesinin getirdigi baskilar olsun, zamanin "köse dönmeciligi" olsun, "sag-sol" kavramlari olsun, o yillarin birçok konusunu yine insan kimyasi üzerinde en açik sekilde anlatti. O zamanlarin elestirisini, makro boyutta da olmak üzere, asil beseri boyutta, asklarda, dostluklarda ve diger insan iliskilerinde ele aldi.
2002'de ise yazar alti kitaplik yeni bir seriye baslamisti. Yunan tragedyalarini günümüze uyarlayip, binlerce yil önce yapilan uyarilari, verilen dersleri hatirlatmaktaydi. Serinin ilk kitabi "Aseksüel Koloni Ya Da Antiope"de erkek egemen dünyada ayakta kalmaya çalisan, Amazon misali kadinlarin öyküsünü anlatirken, ikinci kitap "Siber Tragedya ya da Iphigeneia"da, Akarsu, Türk edebiyatinda önceden kimsenin yönelmedigi topraklara, "cyberpunk"a adim atiyordu. "Orwellyen" çizgideki fütüristik romaninda, yakin gelecekte Amerika'daki Silikon Vadisi'nin dünya yönetimini nasil ele geçirdigini ve oradaki "ilah" ve "ilahe"lerin, Olymposlular misali, insanligi nasil kendi hedonist egilimleri için kullandigini anlatmaktaydi. Serinin yayinlanan son romani "Casus Belli Ya Da Helena"da, yazar, bu hedonizmi bir adim ileri götürmüs, antikitedeki güzellik yarismasini temel alarak, alegorik bir trajedi anlatmisti.
Haziran 2005'te çikan son kitap "Babalar ve Kizlari" ise fonunda Elvis Presley'nin "Always on My Mind" parçasiyla açiliyor. Yazar, "Nice lodoslar yorgunu Moda'nin köklü ailelere mensup, görmüs geçirmis, soylu erkekleri ikiye ayrilirlardi... Elvis koleksiyonerleri ve Beatles koleksiyonerleri..." tümcesinde oldugu gibi epik, görkemli bir anlatim seçmis kitaptaki ilk ve diger birçok öyküsünde. "Çünkü gerçek Modali yaslanmaz... Bir kelebek gibi, kisacik bir zaman diliminde solar gider... Yarim kalmis tutkular kalbinde, bir yarim sarki kulaklarinda, gözü yasli, yadigâr kadinlar birakmis geride, gamli..." gibi cümleleri ile de siradan bir hayati alip edebi degeri olan bir benzetme yapabiliyor, yazar. Kitabin ilk dört bölümü "Rock 'n' Roll Öyküleri," "Yalnizlar Partisi," "Sabaha Kadar Beyoglu" ve "Yitirilmis Kadinlar Albümü"nde bu hayata hiçbir zaman alisamamis, iki yüzlülük ve adaletsizligi kaldiramayan bir adamin siki dünya elestirilerini görüyoruz. Seyyah öyküsünde söyle anlatiyor sehir hayatini: "...yalnizlik ya da issizlik olanaksiz. Bir civikliga bulasmamak olanaksiz. 'Kendine iyi bak' 'kitsch' tümcesini duymayacagin bir gün yasamak olanaksiz. Soru sormanin bir nezaketsizlik ve yapilmamasi gereken bir sefillik oldugunu bilebilen bir kisiye rastlamak olanaksiz. Hep negatif bilânço veren 'yardimlasma' faaliyetini artik hayatinda istemedigini söylediginde efendilikle siktirolup gidecek kimse bulmak olanaksiz. Kadinlar karsisinda pervane olup, yarismaya girmektense aleti kesip yemenin çok daha tercih edilir bir tutum oldugunu savundugunda ve buna uygun yasadiginda erkekligine süpheyle bakmayacak birini bulmak olanaksiz. Kurnazlikla öne geçmenin bir yasam tarzi oldugu bu toplumda hep en arkada kalmayi neden yegledigini sana anlattirmaya çabalamayan bir dost bulabilmek olanaksiz. Bilgiçligi yasam tarzi yapmis, devamli konusan yeni yetme "cosmo"lar ya da hirsli genç kolejliler karsisinda ya da yüksek puanli üniversiteleri kazanmis özgüvenli genç adamlar arasinda neden içinin bayildigini, neden yere yigilip ölecekmis gibi oldugunu, neden tek sözcük sarf edemeyecek kadar bitiklestigini, yorgunluk hissiyle doldugunu anlayip susacak birini bulabilmek de olanaksiz."
Ancak, basta bahsettigimiz gibi, kimi zaman sicacik öyküler de yakalayabiliyoruz bu kara edebiyat eserinde: "Dönmek" isimli öyküde oldugu gibi kimi zaman iki kayip insanin birbirini bulmasini, birbirlerini görüp umut etmelerini, sohbetlerini de görebiliyoruz. Evet, belki de "Babalar ve Kizlari" öyküsünde anlattigi gibi "bu çag melek gibi genç kizlar için genç adamlar üretmiyordu" ama "Dönmek"te de anlatildigi gibi her zaman herkes için bir miktar umut vardi. Bu ayrintiyi yakalayabilen Akarsu okuyuculari onun çikissiz, kaçissiz, ümitsiz, nefes aldirmayan kara edebiyat romanlarinin ötesinde bir yerlerde oldugunu her zaman bildi. Hele hele yazarin en sevdigi konulardan olan sadakat, onur ve sövalyelik hakkindaki eskrim öyküsü "Ve Rüzgâr Bizi Götürecek...(Le Vent Nous Portera...)" yüreklere su serpiyor.
Akarsu'nun herhangi bir eserini okumus ve okuyacak kisiler içinde sadece bir tane, ama o da son derece önemli bir ayrim yapilabilir. Akarsu, üslubuyla, yalin anlatimiyla ve ince zekâ ürünü esprilerle herkese ulasabilir ama sosyal hayati, sokak hayatini ve bunlarin getirdiklerine yabanci birisi onun öykülerinden yazarin bekledigi ve diger okuyucularinin aldigi tadi alamayacaktir. Bu kesindir. Kalabaligin içinde duyulan yalnizligin konu oldugu "Yalnizlar Partisi" öykülerini ya da Beyoglu-Nevizade gece hayatinin tasvir edildigi "Sabaha Kadar Beyoglu" öykülerini en iyi anlayacak, onlari en rahat özümseyecek okuyucular, o duygulari yasamis, o mekânlarda bulunmus kisiler olacaktir elbette. Ama bu kitap için kesinlikle bir kisitlama degil. Çünkü yazarin bahsettigi konular sirf bunlar degil elbette. "Urban Casanova" öyküsünde kadinlarin aslinda ne istediklerini en açik sekilde ögrenirken, "Su Magdur Yüreklerimizin Tek Tesellisi..."öyküsünde bir saf dostluk örnegi görüyoruz.
Ancak, bu kitabin bir de sürprizi var. Hikmet Temel Akarsu'dan bir de (yine alistigimiz elestirelligi ve sivri dilligi de içinde olmak üzere) rock 'n' roll edebiyatinin baslangici kabul edilebilecek Jack Kerouac'in "Yolda" romanini hatirlatan bir yol hikayesi dinliyoruz: "Kirli Yolda." Anlatilan trajikomik olaylarin orijinalligi ve hikayede agir basan mizahi yön son derece sürükleyici. "Sari Mercedes" ve "Im Juli" filmlerini hatirlatan kurgu son derece sinematografik ve etkileyici bir öykü ortaya çikarmis. Iki gencin 90'larin basinda, satmak amaciyla Almanya'dan Türkiye'ye ikinci el bir BMW getirmeye çalismasi hakkindaki hikâyede o dönemde yasanan olaylarin ve uluslararasi durumun elestirisi övgüyü hak ediyor. "Kirli Yolda"dan sonraki bir baska Avrupa tasviri niteligindeki "Razgrad" öyküsü ise okuyanlarda bambaska bir tat birakacak.
Genel olarak bakildiginda "Babalar ve Kizlari" aslinda herkesin kendinden bir seyler bulabilecegi anlar içeren bir eser. Eski ve yeni Hikmet Temel Akarsu okurlari, bu kitabi okuduklarinda kesinlikle pisman olmayacaklar ve hatta uzun süredir uzak kaldigi bu tarza neden bu kadar ara verdigi konusunda yazara kizacaklar belki de. Ama bu gruplarin disinda iyi edebiyattan anlayan ve zevk alanlar asagidaki gibi kendilerini tatmin edecek birçok bölüme rastlayacaklar "Babalar ve Kizlari"nda:
"Istanbul darbe gerginligini henüz üzerinden atamamis... Karanlik ve dar Pera sokaklarinda dolasan her genç erkek bir potansiyel katil olarak görülmekte... Isin ilginç yani, gerçekte de bu böyle. Fakat çok farkli nedenlerle... Ortadogulu kadinsiz genç erkekler, sehvet duygularinin itelemesiyle düsük semtlerde aranmaya çikmislar... Sokaklara yayilan suh orospu kahkahalari pavyonlardan yansiyan neon isiklarina çarpiyor. Salya tadinda bir arabesk melodi sokagi boydan boya yaliyor, islatiyor. Pavyon kapilarinda kabadayilarla tasrali gençler arasinda itis kakis... Islak sokaklari "kutsayan" polis yanar-dönerleri fasilalarla geçit yapmakta... Kadinsiz ülke... Asksiz ülke... Üzgünüm, çok üzgünüm... Düsledigim kadini bu kentte, bu ülkede bulmam asla mümkün olamayacak. Bunu biliyorum. Ziyan olacak bir yasama baslamanin tedirginligini yasayan isteksiz bir genç adamim. Tüm hadiselere açik, adam sislemeye istekliyim. Agzini açan olsa üzerine simsek gibi çakmaya hazirim. Arkamdaki, kapilari sonuna kadar açik barimdan her gün her gece yüzlerce kere dinledigim o çigan melodisi yayiliyor sokaga; 'Açiçornia'... Yani, 'O Kara Gözler'..."
(*) "Babalar ve Kizlari"- Hikmet Temel Akarsu-Inkilâp Yayincilik - Öykü
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Saturday, October 21, 2006
 |
Birinci ciltte çagdas Amazonlar'in isyankar öyküsünü, antikiteye dair alegorik bir romanla ortaya koyarak feminizme yeni bir bakis açisi getiren yazar bu kez bambaska bir alana geçiyor. Siber dünyada hüküm süren savas ve çekismeleri dünyanin yeni rotasi olarak algilayan ve sunan yazar, yine antikiteden aldigi referanslarla sanal ortamda geçen bir tragedya yaziyor.
Siber Tragedya ya da Iphigeneia, tüm dünyada, bugün için en avangard edebi tür olarak görülen cyberpunk alaninda yaratilmis ilk Türkçe eserdir. Hikmet Temel Akarsu'nun Ölümsüz Antikite adli romanlar serisinin ikinci cildi olan Siber Tragedya ya da Iphigeneia, mitolojik söylem ve antik tragedyanin, siber dünyada sürüp giden savas ve mücadelelere alegorize edilmis bir biçimidir.
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Saturday, October 21, 2006
 |
Aleladelik Çagi, Hikmet Temel Akarsu'nun yeniden yazarak, Kayip Kusak üst basligi altinda topladigi dört ciltlik roman serisinin birinci kitabi.
12 Eylül sonrasinin dayattigi degerler sistemi, Yeni Sag ile birlesip tüm toplumu tutsak almistir... Artik, sadece ve sadece rant, kar, çikar, avanta pesine düsülmüstür. Tüm toplum, rezil bir aleladeligin pençesindedir... Aleladelik Çagi, böylesine yoldan çikilmis bir dönemde yasananlari, içine düsülen batakligi ve bundan kurtulmak istendiginde karsilasilan açmazlari gözler önüne seren bir roman...
Gözü dönmüs mühendislerin, rüsvetçi belediyecilerin, menfaatçi politikacilarin, rant hirsiyla yanip tutusan toplumun; lümpenlerin, arsizlarin, haydutlarin bir imar affi sonrasinda sahneledikleri bu trajikomik öykü, 20. yüzyilin en temel özelligi olan 'aleladelik'i oldugu kadar, Türkiye'nin kentlesme serüvenini de en acimasiz boyutlariyla betimliyor.
Aleladelik Çagi, 20. yüzyilin gerçek öyküsünü kavrayabilmek için okunmasi zorunlu bir kitap.
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Saturday, October 21, 2006
 |
"Çaresiz Zamanlar", Hikmet Temel Akarsu'nun Kayip Kusak adi altinda topladigi dört ciltlik roman serisinin ikinci kitabi. 1980-1990 yillari arasindaki karanlik dönemde genç insanlarin baslarindan geçenleri, roman gerçekligi içinde betimleyen serinin ikinci cildi Çaresiz Zamanlar, üç uzun öyküden olmusmasina ragmen, bir roman gibi de okunabilir. O yüzden, tür adi olarak yazari bu kitaba öykü, roman, anlati degil, "noktürnler" diyor.
1980 sonrasinin genç insanlari ezip geçen savrulmalarina hüzünlü, lirik bakislar olarak degerlendirebilecegimiz bu yapiti okudugunuzda gerçekten de noktürnler'de oldugu gibi, yenilme, yitirme ve ölüm ile gece, karanlik ve tükenmenin yürek burkan paralelligini duygusal bir atmosferde soluyacaksiniz.
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|
Saturday, October 21, 2006
 |
Yeniklerin aski, Kayip Kusak serisinin üçüncü kitabi. Bu kitapta, sol dalganin yükselis yillarinda ön saflarda mücadele etmis genç devrimcilerin, yenilgi sonrasinda, toplumda konumlanmaya çalisirken içine düstükleri insanlik halleri anlatiliyor.
Yillar geçmis, toplumsal trendler degismistir. Hatta eski solcu arkadaslar da degismistir. Herkes tutunacak yeni bir dal aramaktadir. En içten, en samimi, en inanmis, en adanmislar ise büyük bir yadsima duygusu içindedir. Bu yadsima duygusunun sürükleyecegi nihilist yoldan onlari alikoyabilecek tek bir sey vardir: Ask...
Yeniklerin Aski, onlara insanliga dair inançlarini animsatirken, nihilist serüvenlerde yok olacak kisiliklerini yeni bir yasamsal iksirle dolduruyor...
Powered by  | | English | | Albanian | | Arabic | | Bulgarian | | Catalan | | Chinese | | Croatian | | Czech | | Danish | | Dutch | | Estonian | | Filipino | | Finnish | | French | | Galician | | German | | Greek | | Hebrew | | Hindi | | Hungarian | | Indonesian | | Italian | | Japanese | | Korean | | Latvian | | Lithuanian | | Maltese | | Norwegian | | Polish | | Portuguese | | Romanian | | Russian | | Serbian | | Slovak | | Slovenian | | Spanish | | Swedish | | Thai | | Turkish | | Ukrainian | | Vietnamese |
|
|
|
|