"ROCK ‘N’ ROLL HENÜZ ÇOCUKLAR KADAR ŞENKEN"
“İhtirasın,
entrikanın, gücün, meydan okumanın, hilenin, acımasızlığın, ihanetin ve
yalanın kadim başkenti… bir umutlar mezbahasıdır bu şehir. Nice
haşmetli imparatorluklara mezar olmuş bu kanyon belki de o yüzden
dekadansın ta kendisidir.”
Çöküş,
gerileyiş, çürüme, ahlaki çöküntü anlamına gelen Fransızca bir kelime
Dekadans. Hikmet Temel Akarsu'nun öyküler toplamı kitabına isim olmadan
önce de Türkçe literatürün pek yabancısı olmadığı bu kelime, günümüzde
giderek daha da anlam kazanmaktadır. Küreselleşme olarak anılan
çağımızın erki, başvurduğu tüm illüzyonlara rağmen yok olmanın
eşiğindeki dünya gerçeğini örtememektedir mesela. Hem ekolojik, hem
biyolojik, hem psikolojik hem de sosyolojik bir çöküş söz konusu. Ancak
“Pompei'nin son günleri” gibi, her çöküş dönemi öncesi kör bir ihtişam
yaşanır. Önündeki sınırlı zamanda pimi çekilmiş bombayı veya fitili
ateşlenmiş dinamiti etkisiz hale getirmeye çalışma çabası yerine, kalan
son saniyelerini önünde yüz yıllar varmışçasına hunharca tüketen bir
insanın trajikomik haline benzetilebilir bu durum. İktidarının
doruğunda görünen birçok kralın, diktatörün, ya da seçilmiş yöneticinin
medeniyetin en gelişkin halini temsil ettiği düşünülen birçok
imparatorluğun, devletin gereğinden fazla şişirilmiş bir balonun
patlamaya bir nefes kala, hâlâ zorlanması gibi. Dekadans, sondan bir
önceki saniye olarak da adlandırılabilir kanımca.
Bir
zamanlar hayat daha güzeldi ve daha fazla umut vardı. Sonra “O güzel
insanlar çekildi… Zaten her şey başından belliydi… Hayat bir peri
masalı değildi, bir gün bizim de öğreneceğimiz gibi…”
“Kral öldü, …
hippiler bitti, insanlık öldü; Mocamp X betonarme bir bina oldu,
Kuşadası ise beton yığını bir turistik metropol…”
68
rüzgârının son esintilerini yakalamış, ancak ardından gelen
sersemletici, yıkıcı neoliberalizm fırtınasına maruz kalarak iki
olamamışlık arasında bocalayan, insanın kelimenin gerçek anlamında
insanca yaşabileceği, değerlerinin alınıp satılamadığı güzel bir dünya
düşleri karabasana döndürülmüş yitik bir kuşak o. Üzerinden silindirle
geçilen, namı diğer X Kuşağı.
Gerek bir dörtleme olan
Kayıp Kuşak'ta gerekse de yine bir dörtleme olarak yayımlanan
İstanbul Dörtlüsü romanlarında ve ardından gelen
Babalar ve Kızları ile
Dekadans Geceleri öykü
kitaplarında sözü Kayıp Kuşak adına devraldığını söyleyebiliriz Hikmet
Temel Akarsu'nun. Yaşadığı çağın acılarına tanıklık etmiş, kaygılarını
omuzlamış, çağından ayrı düşünülemeyecek bir yazar o.
“Yaşadığı sürece hiçbir iltifata layık görülmeyecek yitik kuşağın temsilcileriyiz.”
İçinde
bulunduğu çağa tanıklık etmekse bir yazarın görevi, geleceği de
öngörmek bir müneccim gibi değil, ama bir George Orwell, bir Aldous
Huxley gibi görevidir öte yandan. Yaygın bir deyim olan “görünen köy
kılavuz istemez”in anlamını hepimiz biliriz aşağı yukarı. Ancak bir
durumun, olgunun doğuracağı sonuçlar aşikârken bile çoban yıldızının
ışıltısı gözlerimizi alabilir ve bizi istemediğimiz yönlere, maceralara
sürükleyebilir. Günümüzün çoban yıldızlarını saymaya bile gerek yok.
Ama yine de değinmek gerekirse, televizyonu bunların en tepesine
oturtabiliriz. Yanı sıra iletişim teknolojilerinin varmış olduğu boyut…
3G, 5Y, 6D gibi… Her gün bir yenilik, her an bir buluş… Kim
insanoğlunun, temsil ettiği medeniyetin geriye doğru gittiğini iddia
edebilir ki!..
“Ortalığın kötüye gideceğini ve aşağılık bir hırsın tüm insanların ruhunu tutsak edip
birbirlerini boğazlamaya sevk edeceğini o günkü çocuk aklımla hissedebiliyorum.”
Çöküşü
bir karanlık gibi hayal ederken, bir ışık seli gibi üzerimize gelmesi…
Tam da hiç kimsenin istese de yalnız kalamayacağı bir dünya söz
konusuyken, çağımızda bireyin aşırı yalnızlaşması… Günden güne ahlaki
değerler erozyona uğrarken; ihtiras, entrika, güç, acımasızlık, ihanet
ve yalanın sıradanlaşması... Bireysel büyük başarı hikâyelerinin
varyasyonlarına boğulmuşken, bunların gülsuyu şerbeti kıvamında ağzımız
sulandırılarak sunulması… Her şey, ama her şey bu ışık selinin
ardındaki büyük karanlığa işaret ediyor.
Karanlıktan
önceki ihtişamlı ışığın turkuvaz renkleriyle sarhoş olmuş bir kuşağın
çağını yaşıyoruz öte yandan da… Önce balyoz darbesiyle sersemletilen
sonra da üzerinden silindirle geçilen iki kuşağın ürünü olan, 2000'li
yıllar gençliğinin kuşağı. Z(ero) Kuşağı diye tanımlıyor Hikmet Temel
Akarsu bu kaşağı. “‘Rock'n Coke' ya da ne bileyim işte ‘Kilyos-milyos
Rock' şenliklerinde çadır kuran”, Mocamp X hippilerinin terk ettiği
kamp alanlarından asfalt pistlerde çadırlarıyla hippilik icra eden,
görünüşüyle de dünya algısıyla da sahte bir kuşak.
“Kral
Öldü” isimli öyküsünde ise yazar, geleceği öngören şu acı sözlerle
yalvarıyor, Mocamp X'in son müdavimlerine: “Ne olur bitmeyin be
adamlar, yoksa bizi oyacaklar.”
Evet, “O güzel insanlar
çekildi… Zaten her şey başından belliydi… Hayat bir peri masalı
değildi, bir gün bizim de öğreneceğimiz gibi…”
Ne büyük
acılarla öğrendi X kuşağı hayatın bir peri masalı olmadığını, ne büyük
savruluşlar yaşadı tutunmaya çalıştığı değerlerden; hayatta
kalabilenlerin bir sonraki aşamaya geçebildiği, doğal olmayan, büyük
bir seleksiyonun yaşandığı bir evrimin kuşağı onlar. Eleğin üstünde
kalabilenler Y ve Z kuşağını ürettiler; düşenler ise zaten isimsizdi.
Onlar gökyüzünde kayan bir yıldızın göründüğü an kadar bile
görünmediler belki insanoğlunun gözünde; ama vardılar.
Gözümüzü
alan ışık selinin ardında onlar da vardı. Onlar “kanayan yaralarını
okşuyorlar” şimdilerde. “Beyhude geçen hayatlarının tek tesellisi olan
sanat”a sığınırken, “Bir zamanların küçük kadınları”nın (insanlarının),
“bugünün sert film yönetmenleri”ne, “vokaller”e, “gitaristler”e,
“çarpıcı Amazonlar”a dönüşmesine kahrediyorlar. Bu yüzden de içkiye
sokuyorlar beyinlerini, “Bir daha çıkarmamak istercesine.”
Dekadans Geceleri
isimli öykü kitabında Hikmet Temel Akarsu, çokça yitik kuşak adına
devralıyor sözü. Çağa tanıklığın yanı sıra kitabının tüm öykülerine
sinmiş derin bir melankoli ve nihilizmin tetiklediği boşunalık
satırlarının üzerine yüreğini koyan bir yazara da işaret ediyor. “Kimin
için yazıyorum” sorusu nasıl hiç peşini bırakmıyorsa, “Yaşamı boyunca
yazsa da hiçbir kitabı bu toplumun alakasını çekmemiş” bir yazar olacak
olmanın kederine bürünüyor sıkça. Çünkü “Koca bir hayat tükeniş
yollarında… Tav tav olmuş, sav sav olmuş. Herkes partiyi satmış. Herkes
kendine tutunacak bir dal bulup, uzayıp gitmiş. Herkes trendlerde...”
“Sıradanlaşma tuzaklarına düşmeden, haysiyetten ödün vermeden, hafiflemeden yürünebilecek kaç seremoni sığar bu hayata?”
Günümüzde
trend olmayan, olamayan ya da olmak istemeyen bir yazarın kaderi de bu
olsa gerek: “Yaşamı boyunca yazsa da hiçbir kitabının toplum tarafından
ilgi görmemesi.”
İyi bir eğitim almış, Avrupa'nın önemli
kentlerinde bulunmuş, hem edebi/kültürel hem siyasi hem de felsefi
açıdan kendini tam bir entelektüel zırhıyla donatmış; birkaç yabancı
dil bilen, ama bunun karşılığında yine de para kazanamayan, deyim
yerindeyse sürünen bir yazar: Hikmet Temel Akarsu'nun birçok öyküsünde
bir karakter olarak karşımıza çıkan Marquis d'Istanbulin böyle biri. Bu
yüzden “boşuna”lık duygusundan kurtulamıyor. Bu yüzden nihilizmi bir
sığınak olarak görüyor ve sisteme direniyor d'Istanbulin. Kimileri bunu
eski kafalılık olarak nitelendirse de o, umursamıyor. Çünkü, “görüldüğü
yerde hiçe sayılan, yadsınan, dışlanan, iş güç verilmeyen,
ilerletilmeme, adam yerine konmama cezasına çarptırılan” biri o.
Elvis'in
son dönemlerine yetişmiş; Pet Shop Boys, Opus, Modern Talking, Falco,
Alphaville, Elton John da dinlemiş; Dire Straits, Estatic Fear,
Anathema, Nightwish, Therion da… Köklü müzikal birikiminin her
satırında hissedildiği ve dönemlerine damgasını vurmuş birçok şarkının
dile geldiği öyküler bütünü olarak da okuyabiliriz Hikmet Temel
Akarsu'nun Dekadans Geceleri'ni. Bir kısmı daha önce Yüxexes
dergisinde de yayımlanmış olmasına rağmen, konu bütünlüğü olarak
birbirini tamamlayan, kitap için özel olarak tasarlanan öyküler bunlar.
Tıpkı bir önceki öykü kitabı olan Babalar ve Kızları'nda, bir
dönemin nabzını tuttuğu gibi, bu öyküler de çeşitli dönemlerin nabız
atışları. 70'li yıllardan itibaren dünyanın ve özel olarak da
Türkiye'nin girmiş olduğu neoliberalizm batağının iğrenç kokularını
sakınmasızca ortaya süren yazar, çağının yalancı peygamberi olmaktansa
reddedilenlerin Mesih'i olmayı yeğliyor. Çünkü diyor d'Istanbulin, bir
türlü anlaşılamamış olmanın kırgınlığıyla, “… kimseyi bu ticarette bir
yerimiz olmadığına inandıramadık. Talip olmadığımızı, olmayacağımızı,
olamayacağımızı, hatta tüm bunlardan tiksindiğimizi kimseye
kanıtlayamadık.”
“Baba parası yiyen playboylar”ın, “cosmo
motorlar”ın, “bohem burjuva bobolar”ın, “pahalı okulların dolarize
taksit ödeyen zengin çocuğu talebeleri”nin, “tikiler”in ve “yuppiler”in
cirit attığı bir ortamda ağlamaklı olmamak, isyan etmemek ne mümkün!
Ancak “Bir zamanlar, dünya henüz bu kadar zor bir yer değilken, kesif
kötülük her yanımızı kaplamamışken, henüz rock ‘n' roll çocuklar kadar
şenken, yakın sayfiye kasabalarımızdan kırık kalplerimizden parçalar
bırakarak (da) dönerdik eve sonyazda…”
Procol Harum'un “
Whiter Shade of Pale”
şarkısı eşliğinde dans edilen, “gençlerin öyle durduk yerde
yakınlaşması pek o kadar olanaklı” olmayan, “krapon kâğıt ve balonlarla
desteklenmiş parti” ortamlarında hissedilen hüzün ve derinlere işleyen
rocker
pesimizminin yaşandığı o melankolik yıllardan, bir gecelik ilişkilerin
kanıksandığı, Britney Spears'in “Born to Make You Happy” parçası
eşliğinde coşulan, “salya sümük lükse bulanmış”, “Sonradan görmelik,
bayağılık ve köylü toplumlarına mahsus taşkınlıklar”ın yaşandığı yalan
yıllara…
Ve bütün bunları kendisine dert edinen, akıp giden zamana teğet geçemeyen bir yazar.
Gerek
Hikmet Temel Akarsu'nun ve gerekse de öykülerinde bir karakter olarak
kullanılan Marquis d'Istanbulin kişiliğinde yankısını bulan, “Tamamı
yalanlardan oluşmuş bir toplumsal dizaynın tekdüze ve kişiliksiz bir
dişlisi olmaktansa, yadsınmak, kovulmak daha iyidir. Biz kovulduk bu
medeniyetten” söylemi, bizi edebiyatın, soylu değerlerle kuşanmış
beyinlerin üretimi olduğu duygusuna sevk ediyor ister istemez. Her ne
kadar edebiyat, süslü ve güzel söz söyleme sanatı olarak da
tasarlanabileceği gibi, bu süs ve güzellik salt hisleri kaşıyan, ruhu
coşturan ya da sakinleştiren belki de hezeyanlara gark eden, ama sonuç
olarak tepkisiz bırakmayan, etkileyen, saran sarmalayan ancak daha da
önemlisi, geçmiş ile gelecek arasındaki o dar köprüde bizi bir seçim
yapmaya zorlayan bir sanat dalıdır aynı zamanda. Tarihe kayıt
tutanların işidir bir yanda da edebiyat: Tıpkı Hikmet Temel Akarsu'nun
yaptığı gibi.
Sonuç paragrafımız da
Dekadans Geceleri'ndeki,
“Kara Gonca” isimli öyküsünün son cümleleri olsun o halde; “Hiç
değişmemişsiniz Marquis d'Istanbulin! Her zamanki gibi inanılmazsınız!”
ve hâlâ “
Museum of Iscariot”u dinliyorsunuz.
http://mavimelek.com/hta.htm