http://my.opera.com/zapata55/blog/2008/12/21/cuneyt-ulger-kontlar-ve-ahde-vefaSevgili Cemil Merhaba.
Bu bloğu okuyan herkese ve Kemal Osman Tekin kardeşime de Merhaba.
Öncelikle, beni tanımadığını ve kontlar’ı çok iyi tanıdığını yazan Osman Tekin kardeşime ben nasıl bir yazı yazmalıyım? Kontlar’ı ne zamandan beri tanımaya başlamış? Osman Tekin kardeşimin, biyografimdeki, kısaca başlık gibi yazılmış konuların arkasında neredeyse bir insan ömrü var.
60 Yılı bir iki satırla izah etmek imkânsız. Çünki hayat, olayların birbirine bağlı olarak akışıyla yaşanıyor çoğu zaman. Bu yüzden yazımı, biraz detaylı olarak gerçeklerle, bir sohbet havasında yazacağım. Bu arada, Osman Tekin kardeşime, dert olan konularda, umarım anlaşılmış olur. Temelleri 1965 de atılan ve 1973 e kadar olan süreçte,1965 den 1969 a kadar benle, 1969 dan 1973 e kadar bensiz, Kontlar faliyetlerini sürdürdüler. Yani, Kontlar ilk yarı, Kontlar ikinci yarı diyede ikiye ayırabiliriz. Ben bu çocuğun doğmasına vesile oldum, beraberce yetiştirdik, temellerini attık ve 1969’da bu çocuğu yetiştirme işini amcalarına bırakarak Gruptan ayrıldım.
Bu yüzden,1969’dan sonraki, Kontlar hakkında bir bilgi edinmek isteyenler olursa Ender Koray veya Bilgin Özbay’a başvursunlar.
Ve hikayemiz şöyle başlar.
Okul yıllarında, sınıf arkadaşım Recep’e bir Grup kurmak istediğimi ve bu iş için tanıdığı olup olmadığını sordum. Recep şarkı söylüyordu ve Grubun Solisti olacaktı. O da beni Ender Koray ve Bilgin Özbay ile tanıştırdı. Fatih Halk Evi’ndeki bu ilk görüşmemizde teklifimi yaptım ve beraber çalışmaya karar verdik. Yaptığım konuşmada aklımda kalan, Grupta şef olmayacaktı, Recep solist, ben ritm gitar, Ender solo gitar, Bilgin basgitar ve baterist Semih’di. Grubun ismi ise Burç Altılısı idi, ancak biz beş kişiydik. Bu yüzden fotoğraf çektirdiğimiz zaman, baterist Semih’in ağbeyini aramıza alıyorduk.(Myspace’deki web sayfamda, bir fotoğraf durumu anlatıyor). Bunları niye mi yazıyorum? Osman Tekin kardeşimin yazdığı yazı bende şüphe uyandırdı! Bundan evvelde birkaç email almıştım. Benim çok yakından tanıdığım kişi veya kişiler, bazı gerçekleri kabul etmek istemiyor.
Bu yazdıklarım, bana yazılan yazının arkasında bu kişi veya kişilerin olabileceği varsayımıyla yazdığım için bu yazımın, bu şahıs veya şahıslar dışında kalanların ilgisini çekeceğini zannetmiyorum. Bu durumlarda yazsan bir türlü yazmasan bir türlü! Acaba, Kemal Osman Tekin adı ile benim için yazılmış bu yazı, bu bahis ettiğim kişi veya kişilerden mi veya tarafından mı diye ister istemez düşünüyorum. Öyle ya tüm dünya dertleri arasında sen kalk tanımadığını söylediğin bir sanatçı için bu derece fikir yürüt ve bununla kalma, otur zamanını ver ve onun biyografisinden neredeyse her kısmına, yok o öyle değil diye söz söyle. Adeta karalarcasına ve onu yalancı yerine koyarak uzunca bir yazı yaz. Hani ismim gündemde olup, magazin dünyasında bir sürü saçmalıklarda yer alsaydı, içim gam yemezdi. Kısacası sık rastlanmayan garip bir olay. Üstelik bununla kalmayacağını ima ederek, yazısının arkasında, şahsıma karşı nasıl bir öfkenin var olduğunuda kanıtlıyor sanki. Misal: “ Pop müzik acaba Cüneyt Algür'den mi çıktı? Cüneyt Algür'ün biyografisinde bahsettiği tarihlerden önce de Türk Piyasasında Esprili Slogan sözler içeren pop yapımları çıkmıştır. Hemen hepsi bende vardır, isimlerini tek tek ayıkladıktan sonra buraya yazacağım.” Yani Osman Tekin kardeşim, işini gücünü bırakacak, oturacak, parçaların isimlerini tek tek ayıkladıktan sonra buraya yazacakmış. Yazısında bir yerinde, bana sorarmış! Neden tarzım Kontlar gibi “Rock” değil! Vay canına! Kontlar Rock Müzikmi Yapıyordu? Birilerini karalamak için, doğru olmayan, mesnetsiz iddialarla bir yere varılacağını sanmak, olsa olsa aymazlık olur. Bu kadar mesnetsiz iddiaları çürütmek olmaz niyetim. Ama bu tartışmayı, yazıları okuyanların gerçeği öğrenmeleri gerektiğine inanarak, bildiğim yaşadığım tüm gerçekleri, belki biraz da uzun bir yazıyla yazayım. Yoksa Osman Tekin’i ikna etmek değil isteğim. Sana dert olan konu, aslında benim için hiçte önemli değil. Ama doğruları yazmak ve bunları çarpıtanlara doğruları anlatmak derdim olur.
Biz hikayemize devam edelim. Artık grup anlaştığımız şartlarda kurulmuş ve sıra grubun kostüm işine gelmişti. Benim önceden bir siyah takım elbisem vardı. Bu gün, hala sağ olan Terzi Halil’e,
üç siyah takım elbise ısmarlandı. Üç takımdı çünki memur olan halamın ödeme gücü, beş altı takım elbiseye yetmiyordu ve üç takımı aylık taksitlerle ödemişti. Altı kostümün olamayışına da avunacak bir yol bulmuştuk. Recep solist olduğundan, kostümü değişik olabilirdi. Bu Grubun kurulmasında ilk adımı atan kişi olarak ve Grubun bir an önce yol almasını sağlamak görevi bu konuda benimdi.
Her grup elemanı üstüne düşeni elinden geldiğince zevkle yapıyordu.Grup elemanları tam bir uyum içindeydi. Grup kısa süre içersinde çevrede dikkatleri çekmeye başlamıştı. Fakat tam profesyonel anlamda bir formda değildi. Fethi Pehlivan’dan sonraki Menejerimiz, Zeki Tükel’in bizden isteği doğrultusunda (aklımda böyle kaldı) grupta eleman değişikliğine ihtiyaç duyuldu. Ben, Ender ve Bilgin bir Baterist arıyorduk. Birkaç Baterist denemesinden sonra Güngör Turgal aramıza katıldı.
İş daha sonra yeni bir grup ismi bulmaya gelmişti. Benim aklıma, kısa bir süre önce ölen köpeğim Kont geldi (O zamanlar o köpeği, şimdi Baycan cikletlerinin sahibi olan, mahallemin çocuğundan beş liraya almıştım) ve grup ismi için, Kontlar olabilir dedim. Ancak seçenekte iki isim daha vardı. Fakat sonra tüm Grup elemanları hatta Ender’in anneside benim bu önerdiğim ismi beğenince Grubun ismi Kontlar oldu. Shadows’dan ve diğer parçalarıda Enstrümental olarak yapıyorduk. İçimizden kimse şarkı söylemiyordu ve bunu, grupta eksiklik olarak mı gördük yoksa yine Managerimiz Zeki Tükel’in bir teklifi miydi? Hatırlamıyorum, Grubun bir soliste ihtiyacı vardı. Sonraları Nonna Bella’ya ve (zannediyorum Beyaz Kelebekler’in ilk Şantözü) Gül Ayşe’ye eşlik ettik. Cem Deniz (umarım soyadı doğrudur) ile Spor Sergi Sarayı’nın dış kısmında program yapıyorduk. Semra Sine ile Adana’da Ahmet Restaurantda çalışmıştık. Yılmaz Güney ile orada tanışmıştık ve yine Adana da, Füsun Önal, Cahit Oben ile Kuyubaşı Klüp’de karşılaşmıştık. Hatta Adana’da bir anımızda, birgün İpek palas Otelinde, odamızda bizim ilk plağımızın parçası,”arpa buğday taneler” in provasını yapıyorduk ve o sırada, Haramiler Grubu bizi odamızda ziyarete geldiler. Arpa Buğday Taneler’inde içinde olduğu sohbetimizden sonra,Haramiler bu parçayla Altın Mikrofon’a katılmışlardı. Kontlar ismini almadan kısa bir süre önce, grubun ilk solisti olma özelliğini taşıyan, yurt dışından ayağının tozuyla gelen, daha sonraları,”Benim Balonlarım Vardı” adlı şarkısı ile tanınacak İbo idi.
O zamanlar, Kontlar’la (Burç altılısı) ile birlikte dönemin birçok tanınmış gruplarının yer aldığı,
Mavi Işıklar, Sis Beşlisi, Siluetler, Beybonlar ve hatırlayamadığım birkaç grubun daha sahne aldığı,İstanbul'da Vatan caddesindeki Luna Park gazinosunda, büyük bir Konser gerçekleşti.
Geçen gün Telefonda Bilgin’in bana hatırlattığı gibi, sahneye bizim Solistimiz olarak çıkan İbo,
o zaman çok sevilen “Cuore Matto” adlı şarkıyı söylemişti. Bu konserde baterist Güngör daha aramıza katılmamıştı ve grubun adı da henüz Kontlar değildi. Salon dopdoluydu. Okul arkadaşlarım, değişik sınıflardan birçok öğrenci gelmişti. Ön sırada benim o büyük aşkımla, Ender’in ve Bilgin’in kız arkadaşları beraber oturuyorlardı. Bu yazıyı yazmama neden olan Osman Tekin kardeşime teşekkür etmek gerekecek. Bu yazıyı yazarken, o güzel günleri tekrar yaşıyorum. Daha sonra Baterist Güngör’ün Gruba katılmasıyla Kontlar elemanları sabitleşmiş oldu. Bu arada sevgili Sevim Tanürek yengemi rahmetle anıyorum, eşi sevgili Ahmet ağbimin o zamanlar pathe plağa, rahmetli Muratyan’a bizden bahsedip ilk Plağımızın Pathe firmasından çıkmasına vesile olmuştu. Babamın yakın dostlarıydılar. Artık Kontlar’ın önü tamamen açılmıştı. Anlaşılacağı gibi herşey bir anda olmuyor belli süreçlerden geçiyor. Kontlar’da gökten paketlenmiş olarak biz Kontlar’ız diye inmedi, herşeyin bir başlangıç noktası, bir hikâyesi vardı elbette. Biri kalkıp Kontlar’ı ben kurdum, isminide annem koydu derse bu ne derece doğru olabilir? Gerçekler, o böyle istiyor, bu böyle düşünüyor diye değiştirilemez. O zamanlar, sınıf arkadaşım Recep’e bir grup kurmak istediğimi ve çevresinden bu iş için tanıdığı, bildiği kişiler var mı diye sormasaydım, Ender’i ve Bilgin’i tanımayacaktım ve bugün herhalde Kontlar diye anılacak bir Grup olmayacaktı. Veya olacaktı bilinmez, ama yine benimle birlikte değişik kişilerle olurdu. Başta da söylediğim gibi, bu hikayenin 1965 de nasıl başladığından 1969 senesine kadar benle olan süreçte yaşananları anmak ve genelde de Kontlar ismini yaşatmak için verdiğim çabanın ötesinde bir şey değil (anlayana).
1969’dan sonra, benim Kontlar’da ne bir emeğim, nede bir katkım vardır. Müzik hakkında yorum yapmak istemiyorum. Ancak şimdiye kadar diğer Grup elemanlarının, Kontlar’ı yaşatmak adına yapmış oldukları hiç bir şeye rastlamadım. Bunu ben kendimce, iyi niyetimle yapmaya çalışıyorum ve bunu da, kendimi 1965 de bu Grubun doğmasına önayak olan biri olarak gayet doğal görüyorum. Ben, Ender, Bilgin ve sonradan Güngör’ün katılmasıyla, ilk orjinal Kontlar elemanları ve 1969’da benim ayrılmamla, Süha’nın Gruba katılması ile, Kontlar elemanları belirlenmiş ve Kontlar tarihine yazılmış oluyordu. Yazımın başında bu yüzden, Osman Tekin kardeşim, Kontlar’ı ne zamandan beri tanıyor diye sormuştum. İsterdimki Kontlar yine birlik olsun ve Kontlar’ı yine hep beraber yaşatalım. Trakya’dan başlayan anadolu turneleri, Konserler, Adana’da çalıştığmız sırada İpek Palas Otelindeki anılar, İzmir Kadife Kaledeki Gazino, İzmir Konseri, Afyon konseri, Denizli, Nazilli anıları, Konserler, Bursa Maceramız, İstanbul’da Bebek Belediye Gazinosu’nda Nonna Bella ile Tünel’deki Şato Gazinosu’nda Gül Ayşe ile birlikte, Aladdin Şensoy ve Gönül Akkor’la aynı sahneyi paylaşmamız ve Fitaş Sinemasında Yurdaer Doğulu, Durul Gence Haramiler Moğollar ile birlikte verilen konserler, Sarıyer’de Boğaz’da, Kabataş’da Spor Sergi Sarayı’nda, Moda’da ve daha birçok yerde sayısız yaşanan güzel anılarımız var. Birde benden sonraki Kontları düşünürsek, sohbet edecek çok şeyimiz var. Temennim, herkesin, bu yaşadığımız hayatın her an son bulabileceğinin idrakına varıp vakit geçirmeden, hayatımızın şu finalinde yine birlik olmanın faydasını görmeleri. Hayat elden gittikten sonra, geriye yapacak hiç bir iş kalmıyor. Bu yüzden Güngör’e hala kızgınım.
(daha çok kırgınlık) Sen kalk üç açık kalp ameliyatını atlat, sonra bir iki arkadaşıyla sohbet edip içki içtikten sonra eve dönerken merdivenlerden düş, sonra beyin kanamasından pisipisine öl. Olacak iş mi? Biz kardeştende öteydik adeta. O zamanlar Grupta hepimizin ayrı bir ismi vardı. Konu olduğunda soranlara, benim için aşk çocuğu, Ender’e ızdırap çocuğu, Bilgin’e panik çocuğu diyor ve susuyorduk. Dinleyenler merakla, peki ya Güngör’e ne diyorsunuz dediklerinde o da O...çocuğu diyerek gülüşüyorduk. Şu anda diğer Grup elemanlarının duygularını bilemiyorum ama benim duygularım değişmedi, hala aynı. O zamanlardaki gibi.
Gelelim benim resim işine. Bu arada, benim biyografi acaba yanlış mı yazılmış diye bende iki üç kere üst üste okudum. Eksik var, fazlalık ve abartı yok. O yüzden bu yazımı, tam olmasada biraz detaylı yazmaya çalışıyorumki artık anlaşılsın. Zaten bundan sonrada geriye, hayat hikâyemi herhalde bir roman olarak yazmak kalıyor ;)
Ben üç yaşındayken annemle babam ayrılmışlardı. Ben anneme, annem de bana çok düşkündü. Ben ve kardeşim, babaannem, teyzelerim ve halalarımla beraber kalıyorduk Grup yıllarında,
Ender hatırlar, onlar için Manitu diyorduk. Bir teyzeme de dokuz kağıt diyorduk. Kontlar’ın her iki devrindeki anıları bir Kitap yapsak, zannederim enteresan ve ilginç bulunur? Annem her Salı beni ve kardeşimi görmeye gelirdi, haftayı iple çeker, pencere önünde her salı yolunu gözlerdim. Zannediyorum dört beş yaşlarındaydım, Galatasaray Lisesi’nin, bu okulda okuyan bir akrabamızında, okul tiyatrosunda bir oyunda rol aldığı, okul öğrencilerinin Darrüşafaka’da sergileyecekleri bir Tiyatro oyununu izlemeye gittik. Halam, teyzem, belki annemde vardı hatırlamıyorum. Sahne, bir “western” dekoru ile samanlar, araba tekerleği vs. hazırlanmıştı ve cowboy kıyafetli oyuncular. Görüntü olarak bunları algıladığım bu oyun, bu olay, zannediyorum Sanatla ilk karşılaşmam olmuştu. Beş yaşındaydım, eve Philips bir radyo alındı. İstasyonları karıştırıp Müzik dinlemek benim merakla üstünde durduğum zevkli bir uğraşım oldu. Bir iki ay Arap Müziği dinledim sonra bir müddet Hint Müziği derken Batı Müziğinde kaldım ve bu yaşıma kadarda öyle gitti. Abartmayayım ama benim için, dünya genelinde, ellili, altmışlı, yetmişli yıllardan sonra, müzik, romantizm ve tatlı zamanlar bitmiştir. Bu üstünde durulmaya değer ayrı bir tartışma konusu olabilir. Ama buna rağmen ne güzel ki, dünyada o eski zamanları yaşatan, yaşatmak isteyen, müziğe aşık, o zamanlardan ve gençlerden sanatçılar ve o zamanların atmosferini yaşamak, her tarzdan müziklerini dinlemek isteyenler hala var. Altı yaşında ilkokula başladım. Küçük halamın, cırcır böceği ile karıncanın hikâyesinin resmini yapması ve bir akrabamız, Ergün ağbininde renkli kuru boya kalemlerinin ucunu keskin bir şeyle sadece boyayı kâğıt üzerine yontup, rendeleyip bir pamukla resim yapması bendede devamlı resim yapmak isteğini başlattı. Artık Miki Maus resimleri çiziyor, her gördüğüm yağlı boya tabloları inceleyip, fırça izlerini izliyordum. Sulu boya bana zevk vermemişti. Zannediyorum on-onbir yaşlarındaydım, yağlı boya resim yapmaya başladım. Bununlada kalmayıp nalburdan çivi, üstübeç ve boncuk tutkal alıp, Marangozada ölçülerini verip tual için çerçevesini hazırlatıyordum. Sonra evde, Yavuz Selim semtinde yerli malı satan,(hatırımda doğru kaldıysa) Sümerbank ayakkabıları, kumaşlar falan. Dükkânın ismini şu anda hatırlayamıyorum. Oradan aldığım Keten kumaşını kesip, Marangozdan aldığım çerçeveye kumaşı gererek çivileyip, arada parmaklarımada çekici vurarak, sonra üstübeçle boncuk tutkalın, kaynatırken çıkan o kokusuna katlanarak, kaynatıp bir fırçayla bezin üzerine sürüp tuali hazırlıyordum. O tüplerden çıkan yağlı boya kokusu ayrı bir zevkti. Evet, aşağı yukarı oniki, onüç yaşlarına geldiğimde, İstanbul’da doğduğum semtte, Maltada bir camcı, çerçeveci dükkânı vardı, yağlı boya tablolarda satıyordu. Bende, o dükkânın önünden her geçişimde yağlı boya tabloları inceliyordum. Hatta dükkânın önüne, caddenin karşı tarafınada sırayla büyük yağlı boya tablolar koyuyordu. Hatırımda kalan, sanki ismi Ali veya Samim (soyadını unuttum) diye bir ressamın resimlerini sık sık görüyordum fakat bana bu yağlı boya tablolar basit geliyordu. On iki onüç yaşlarındaydım. Belki onüçünde bile değildim. Çünki doğduğum evin her üç odasındada ayrı ayrı devirlerim geçti ve ortaokul zamanlarımda, aşağıda yazacağım anımı anımsayamıyorum.
Bu konuda Osman Tekin kardeşimi ikna etmek zor olacak ama, ben olanları yine de yazayım.
Bir gün otuza kırk ebadında yağlı boya, vazo içinde çiçeklerin resmini ve bir de ebadı benden büyük, eski bir çarşaftan tualini hazırladığım yağlı boya bir manzara resmi yapmıştım. Boya kuruduktan sonra, aldım resimleri ve Maltadaki o dükkânın yolunu tuttum. O koca resmi taşıyışım hayal meyal hala aklımda. Dükkânda, adamın soğukkanlılıkla şu kadar para verebilirim demesi o anda yaşadığım, anlatılması çok güç, değişik bir duyguydu. Yine bir müddet sonra, bir mühendisten, ofisi için resim siparişi aldım. Atatürk’ün üniformalı, sırtında beyaz paltosu olan resmini yapmıştım. Sonra bir iki resim daha satıldı. İlkokul yıllarında bir ikisi hariç diğer dersler için hiçte hevesim yoktu. Tabiat, hayvanlar ve sanat olan dünyamda, sevdiklerimle yaşamak istiyordum sadece. Çocukluğumda çok sık hasta oluyordum, annemde oyalanayım diye bana Müzik enstrümanları alıyordu..darbuka, keman, mızıka, flüt, marakas, akordiyon, gitar.
Gitara merak sardım, resim yapmayı azaltmış, kendim için defterlere çiziyordum.
Bana ölene kadar sadık kalacak, iki arkadaş, iki dert ortağımla Müzik başta olmak üzere tanışmış oluyordum. Müzik ve resim. İlerideki yaşlarda Türkiye’de, Tarzan ve Tex mecmualarının kısa bir süre kapaklarını çizmiştim birde bir kartpostal işi gelmişti. Zaten sonra Almanya’ya gittim ve resim, orada da dönem dönem iyi para kazanmama yardımcı oldu. Hatta ilk sene, doğru dürüst Almancam yokken bile, çevrede isim yapmıştım. Arada bir Bilardo oynamak için gittiğim Lokalin Alman sahibi ile tanışmıştım. Erwin’in lokaline müşteriler, yaptırmak istediği resim modellerini bırakıp, istediği büyüklükte bu resim için kaç para istediğimi, lokal sahibi aracılığı ile öğrenip parayı lokal sahibine bırakıyorlardı. Bende modeli ve parayı alıp resmi bitirip tekrar o lokale bırakıyordum. Anlaşıldığı gibi bazen müşterilerin yüzünü bile görmüyordum. Aldığım para da az değildi, otuza kırk ebadında bir kişinin Portresi için üçyüz Mark ve üstü, ebada ve resime göre fiyat artarak değişiyordu. Hatta bir keresinde yine bir portre işi gelmişti, ertesi gün istiyordu, kardeşine doğum günü hediyesiymiş. O gece resmi bitirdim ve aldığım para, o zaman kalifiye bir işçinin bir aylık maaşı kadardı.
Bir keresinde de, sattığım bir yağlıboya meyva tablosunu, benden satın alan kişiyi birkaç sene sonra, bir restaurantda görmüştüm ve o tablonun bende modeli olmadığı için bana geri satması için üç dört misli para teklif etmiştim kabul etmemişti. Bana aynen şöyle demişti; “Ben dünyayı gezdim, resime meraklıyım ve böyle bir resime rastlamamıştım, o yüzden hemen satın almıştım ama istersen fotoğrafını çekebilirsin”.
Evet Osman Tekin kardeşim bir konuda haklı. Başarısını sürdürememiş diyor. Başarının neyle ölçülmesi ayrı, mesela ben o zamanlar, sevdiğim film yapımcısı ve rejisör rahmetli Kayahan Arıkan’ın bir western filmi için bana yapmış olduğu başrol teklifine sıcak baksaydım ve eşek gibi atlarla, hemde Türkiye’de bir cowboy filminde oynadıktan sonra netice ne olacaktı? Evet, başrolünü oynadığım bir film olacaktı ama bu benim için bir başarımı olacaktı? Gerçi içimde öyle başarıya koşma hırsı da yoktu fakat daha sonra alay konusu olmak bence daha kötüydü. O zamanlar Reji asistanı olan arkadaşımla beraber vakit öldürmek için setlerde bulunduğum oldu yeri geldi hatır için figüran oldum ve yine hatır için bir iki filmde rol aldım, fakat bu benim için öylesine bir vakit geçirme gibiydi. Birde, başrolde bir Fotoroman yapmıştım. 1969 da birgün, Plak firması sahibi sevgili Mahmut Tezcan’ı Beyoğlundaki yerinde ziyarete gittim. Birgünde sekiz parça yapmıştım (bunuda abartılı bulacaklar ama böyleydi) sonra bu parçalardan üçünü ben Gitar çalarak arkadaşım Oktay’a okutmuş, teybe kayıt etmiştim ve bu besteleri Oktay’ın okumasını istiyordum fakat Mahmut Tezcan sevgili Sayra Orkan’ın okumasını istedi, hemen onu aradı ve benim kendisine geleceğimi bildirdi. İki ofis arasındaki mesafe çok yakındı. Fitaş sinemasının yan binasındaki ofisine gittim ikimiz parçaları dinledik ve bana iki parçayı tek bir Gitar eşliğinde okumak istediğini söyledi. O gün herşey çok çabuk gelişti ve ben Sayra Orkan’ın ofisinden çıktıktan sonra düşünüyordum. Bu parçalar Sayra Orkan’a uygun değildi. Garip ve Yalnız cowboy adlı iki parçaydı. Hele Yalnız cowboy ona hiç uygun değildi. Tekrar Mahmut Tezcan’ın ofisinde, bu parçaları vermek istemediğimi söyledim. Hiç unutmam, rahmetli Âşık Veysel yanımda oturuyordu, sırtımı sıvazlayarak “ Ver oğlum ver, sen büyük adam olacaksın” Demişti. Rahmetliyi dinlemediğim için üzgünüm ama bu işte ben başarılı mı olacaktım? Doğrular, yanlışlar doğrultusunda nerelerde imzam olacaktı ve benim için bugün bunlar bir başarı mı olacaktı? Belki yaradılışımdan, doğru gitmeyen işleri görüp, doğrusunu yapma saplantısına girmiştim, ya da geri çekilecektim. Sanatla ilgili bu faliyetlerin dışında, iki evlilikle, kâbus gibi geçen on yılı ve Almanya’da zorlu geçen beş seneden sonra yeni bir evlilik, aile ve babalık sorumluluğu, bazı işleri aksatabiliyor. Almanya’da da, zannediyorum seksenli yılların başlarında, biri Türk biri Alman Plak şiketinin teklifi benim tarafımdan unutulmuş gitmişti. Türk firması, yaptığım (sayısı hatırımda değil) on kadar parçaya onbin Mark veriyordu ama elimdeki sadece bir demo kasetti. O zaman cebimdeki parayı bu demo kasete yatırmıştım ve şirketten, yeniden bir kayıt için önceden bir para istemem benim açımdan söz konusu olamazdı. Belki ben kendimi pazarlamasını bilmiyordum ve bazı hususlarda hassas davranıyor olabilirdim. Birde benim öyle yükseklerde olma hırsımın olmayışından vede aşağı yukarı otuz yıl kadar yurt dışında geçen zamanıda hesaplarsak, Türkiye’de benim nasıl bir yerde olmam bekleniyordu? Gelelim ilerici modern düşüncelere. Bu sadece müzikle mi sınırlıdır? Bir moda bir otomotiv veya başka sektörlerde olamaz mı? Bu özelliğe sahip insanın, pazarlama ve ticaret yapma yanı yoksa o zaman içindeki şartlar elvermiyorsa veya illaki bir yerde imzası olma şartı mı var? Ya da biyografide detaylara girmeden demek istenilen, bu insanın sadece, araştırıcı, fikir üretici yanını vurgulamak olamaz mı? Bu konuya şöyle başlayayım; Bu araştırmacı, fikir üretici durum bende yine çocuk yaşlarımda başladı. Mahalleden geçen yoğurtçu Hüseyin amcadan yoğurt alırdık. Kaymağına şeker döküp yemeyi, babaannem ve teyzemden öğrendim. Bende yoğurda reçel karıştırıp yemeyi denedim bayağı lezzetli geldi. O zaman, bugün marketlerde gördüğümüz bu tür yoğurtlar belki daha dünyada yoktu. Ben zaten o yaşlarda bu kadarını düşünemiyecek kadar ufaktım, yalnız birgün halama, bizim köşedeki bakkaldan, çilekli yoğurt almasını söylediğimi hatırlıyorum. Çocukluk işte! Ama işin farkına varıp bunu kimsenin bilmediğinden, bu günkü meyva aromalı yoğurtların ambalajına benzer bir ambalajla düşünerek, böyle bir şey Türkiye’de satılmış olsaydı çocuklar severdi muhakkak diye düşündüğümü vurgulayarak hatırladığımı ifade etmek istiyorum. Sonra pirzola ile muzun ve muzla balın birbirine uyumunu, ağız tadıma uygun bulmuştum. İlk okulda Erol isminde bir arkadaşım vardı. Erol ayağına mest giyerdi. İnce bir deriden çorap gibi ayağı saran ve ayakkabı gibi giyilen lastik bir kısmı vardı. Dedemde mest giyerdi.
Yavaş yavaş, çocukluktan çıkma yaşlarına geldiğimde, aklımı hep kurcalayan, mest olayı yine aklıma gelmişti. Aldım kağıdı kalemi ve çizmeye başladım. Lastik kısmını atıp, deriden çorap gibi giyilen kısmına bir taban ve bir ispanyol topuk koymuştum. Böyle bir ayakkabı, daha Dünyada yoktu ve bu çizdiğim modeli özel olarak, ayakkabı yapan bir ustaya yaptıracaktım. Mahalle arkadaşım Köfte Ferit’e bu düşüncemi söyledim. O da bir çift, kendi için yaptırmak istedi.
Biz kalktık ayakkabı yaptırmak için beraber Beyazıt’a gittik. Kapalıçarşı’nın bir girişinde hemen sağda, ayakkabı yapan yaşlı bir usta bulduk. Ben izah ettim, çizdiğim modeli verdim ve bunun için, ayak ölçülerimize göre iki kadın ayağı kalıbı buldu. Bir müddet sonra ayakkabılar ayağımızdaydı. Birkaç ay geçti geçmedi, Bir şarkı, birden heryerde duyulmaya başladı “She Loves You” ve insanlar Beatles’ı tanımıştı. Ayaklarında ise benim önceden çizip yaptırttığım, ayağımdaki ayyakkabılar vardı. Hangi birini anlatayım, birgün Bakırköydeki evimde otururken, kapının çalması, ak saçlı sakallı, gözleri sanki sürmeli gibi ve bezden ufak bir bohçasını deyneğinin ucuna bağlamış bir ihtiyarın,”Tanrı misafiriyim, oğlum sende namazımı kılabilirmiyim” demesi ve onun seccadesini, havlusunu, ne gerekliyse hazırlayıp, namazını kıldıktan sonra, bir şeyler atıştırıp çayımızı içerken yaptığımız muhabbet esnasında bana, fabrikası olan bir triko şirketinin sahibini tanıdığını, benimde spontan, bir kâğıda yünden bir mont modeli çizip, belki birkaç kuruş alır diye o ihtiyara verişim ve bir sene sonraki sezonda, modelini çizip, o tanrı misafiri yaşlı insana verdiğim bu mont modelini vitrinlerde görüşüm. Verebileceğim, belki daha enteresan misaller var ama hangi birini yazayım? Evet, tesadüfen olanlar hariç, olanların dolaylı bir şekilde benim fikirlerimden, eserlerimden faydalanıldığını sadece ben söylemiyorum, konu olduğunda bunu doğrular gibisinden, banada söyleyenler olmuştu. Çoğu tesadüftü fakat hepside mi zamanlama açısından bir tesadüftü? 89-93 seneleri arasında, Unkapanındaki Plak firmalarında ve sanatçılarda, en azından onbeş yirmi demo kasetim kaldı. Söylenecek çok şey var, hepsini bir bir söylesem ortalık çok karışır ama ben artık huzur istiyorum ve uğraşacak halimde hiç yok Hangi biriyle uğraşacaksın? Adam herhalde yazdığın şarkı sözünün aynısını kopya etmiyor, orjinal, Enteresan bulduğu kısımdan esinleniyor, bir söz yazıyor ve senin şarkının o çekirdek kısmını, esinlenip yazdığı sözlerin arasına değişik bir telaffuz yoluyla oturtuyor. Bu arada senin yazmış olduğun sözlerde, o espirili sözlerin ve konunun, başka bir müzikle, değişik bir işleniş, ifade ve şekliyle piyasaya çıkmasından sonra değerini kaybediyor. Şimdi burada bir misal vereyim, isteyen istediği gibi değerlendirsin. Almanya’da, Müziğini 1978 de, sözlerini 1981 de yazdığım bir şarkımın sözlerini aşağıya yazıyorum ve sonra, sevgili Petek Dinçöz’ün okuduğu bir parçanın sözlerini örnek vereceğim. Tabiki bu konu ile Petek Dinçöz’ün uzaktan yakından bir alakası yok, fakat o şarkı sözlerini kim yazdı ise merakımı cezp etti!
Benim şarkımın sözleri:
HASTAYIM DOKTOR BEY
Uzun yoldan geldim
Ne olur çok bekletme
Hastayım Doktor Bey
Bak şu benim kalbime
Gece gündüz böyle
Deli gibi atıyor
Derdi nedir söyle
Çok derinden yanıyor
Günlerce soğuk duş
Aldım fakat nafile
Ne olur Doktor Bey
Bak şu yanan kalbime
Gece gündüz böyle
Deli gibi atıyor
Aşıkmıyım söyle
Çok derinden yanıyor
Ben o kızın yüzünden
Bak kalbimden hastayım
Yaz reçeteme onu...
Onu…
Ooof... Doktor...
Yandım yandım, kalbimden
Ben yandım.
Petek Dinçöz’ün okuduğu şarkının sözleri:
DOKTOR TAVSİYESİ
Sana verdiğim tavizlerin
Yarısını kendime verseydim
Hiç bir derdim kalmazdı benim
Senin kadar kendimi sevseydim
Süpürge ettim saçlarımı
Kabullendim suçlarını
Yerine ben içtim, sakinleştim
İçmediğin ilaçlarını
Hasta ettin sen beni hasta
Hasta olan sendin aslında
Yeni reçeteme seni yazmadı doktor
Kullanma diyor onu bir daha asla
----------------------------------------
Kısa bir örnek daha!
bir anda dünyam değişti
görünce seni karşımda
doktor erol bey
doktor erol bey
roman:
o gacıyı kimseye kaptırmem
hele sana e eey
canım veririm al ama
veremem gacımı asla
doktor:
doktor erol dur bak benim adım
söyle seninki ne e ee
kız bana hasta noluyo sana
otur kıçının üstüne
roman:
çok konuştun doktor bey
reçetemi yaz e eey
sen fazla sarkıntı olma
manitamla oynama
-----------------------------------------
Bir kısa örnek daha!
Bir kitaptan ogrendim askin omru uc yilmis
Benimki uzun surdu ne beter hastalikmis
Artik gonul bahcemde konca gullerim acmaz
Hayirsizin biriymis, palan etti beni hayraz oooffff
Doktor kalbimesevda batti, doktor yarimi eller
Aldi soyle sende cagresi varmi, cabuk ol cagre
Bul doktor kalbime sevda batti, doktor yarimi
Eller aldisoyle sende cagresi varmi, cabuk ol
Cagre bul oluyorum asktan doktor anladim iflah
Olmam bendeboyle ask varken hayat beni oyanmaz
Yurek yurek kanarken ne olursun ey doktor bana bir
İlac yaz kalbim ask tan zehirli bu halde hic yasanmaz
Doktor kalbime sevda batti, doktor yarimi eller aldi
Soyle sende cagresi varmi, cabuk ol cagre buloluyorum
Asktan doktor
Bunlar, sadece benim yaşadığım olaylardan kalma bir merak sonucu, verebileceğim örnekler. İsteyen istediği gibi değerlendirebilir. Sadece bir esinlenme mi? Yoksa adi bir fikir hırsızlığımı,
yada bir tesadüfmü? Ben şimdi kalkıp bu şarkılardan sonra, “Yaz Reçeteme Onu” diye benim şarkımı söylesem, millet ne düşünür? Bir de, Türkiye’de daha, ikinci yeni bir Pop devri başlamamışken, 89,93 senelerindeki, (Arabesk Müziğinden sonra) Taverna Müziği modasını,
o zamanki ortamı düşünün ve şöyle tekrar bir yaşayın, vede benim bu şarkımında yer aldığı demo kasetlerimin sanatçılarda ve Plak şirketlerinde bulunduğunu!.. Yukarıdaki yalnız bir şarkım için, verebileceğim örneklerden sadece bir ikisi. Ayrıca o zamanlar, konuşmalarımda verdiğim fikirler sonrası görülenler! Ne yazıkki bizde bir şey tutuldu mu, onun cılkını çıkartana kadar uğraşırız. Sonra ortaya melez bir müzik tarzı, sözler argo, bir zamanlar Türk filmlerindeki.“Parçala Beni Behçet” durumu gibi. Müzikte de misal olarak, (kişilikler muaf tutularak,) “Kıl Oldum Abi”,”Çıtır Çıtır Ye beni” ”Boku Boku Yedik”. Benim üstte yazdığım şarkımın sözlerinde, bu derece bir anlayış ve argo kelime geçiyor mu? Türkiye’de, ikinci bir Pop devrinin başlangıcındaki o ilk dönemlerini, yukarda birkaç misal verdiğim şarkıları bir düşünün! Benim biografide kastedilen, “Slogan sözler modasıyla yeniden Pop Müzik Akımı başlamış oldu” demek, bu durumu açıklıyor olamaz mı?
Evet, o zamanlar, yetmişlerin başlarından sonra Pop Müziğin unutulduğunu ve Arabesk’den sonraki Taverna Müziği dönemini bir düşünün. Türkiye’deki Taverna Müziği’de, Arabesk’in başka bir versiyonuydu bence! Arabesk ve Taverna dönemlerindeki şarkı sözlerinde, benim yukarıda yazdığım şarkımın sözleri gibi benzer bir şarkı sözü varmıydı? İşte bence bu benim şarkının sözleri, müzikte yeni bir döneme geçişin aynen reçetesiydi! Nasıl bir tesadüfse, bir sanatçı, benim o zamanlar Türkiye’de, yukarıdaki parçamın klibini çektiğim ve Müzik camiasında demo kasetlerimin olduğu bir dönemde, yine nasıl bir tesadüfse doktorlu bir parçayla çıkış yaparak, bence Taverna dönemine de tam olarak noktayı koymuş oluyordu. Fakat gariptir o sanatçıdan bir daha o tarz bir parça çıkmadı! Ama bu olay yeni bir Pop dönemininde bence başlangıcı oldu. Evet, eskiden de esprili veya slogan olacak sözler vardı. Klasik Türk Müziğinde, türkülerimizde, ve Pop Müziğinde.Hatta müstehcen bile olabilecek bir konuyu, nasıl bir beceri ve incelikle, anlatılanın, ikinci bir anlamla nasıl zarif bir şekilde kamufle edilerek, yazılmış şarkı sözleri, Klasik Türk Müziğimizde ve türkülerimizde vardır. Benim biyografide demek istenilen, Osman Tekin’in anlamak istediği gibi olamaz. Pop müziği yetmişlerin başlarından itibaren, Arabeskin patlamasıyla bitmiştir ve Arabesk Müziği o zamanlar, çoğu insanlarımızın en derin beyin hücrelerine kadar işlemiştir. Hatta bazı Pop şarkıcılarıda para kazanamamaktansa Arabesk okumuşlardır. Çoğu, zaten evlerinde oturmayı tercih etmiştir bu değişim karşısında. Türkiye’deki katı kurallar, anlayış ve çıkar hesapları, Türk Pop Müziği ve sanatçılarına bir imkân vermiyordu. İşte ben o eski Pop Sanatçılarını, yıllar sonra ekranlarda gördüğüm zaman hem seviniyorum hemde onların kaybedilmiş yılları adına bir burukluk duyuyorum. Unutmadan, yeri gelmişken bir şey daha söylemek istiyorum. Seneler önce yine bir parça yapmıştım fakat bu başka bir Sanatçı içindi. Yine bizim toplumun büyük bir kesiminin benimseyeceği, ilginç gelebilecek şarkı sözleriyle. Sonra bir araya gelemedik, parçayı dinleyemedi. Şarkı sözlerini ve Müziğini ona uyacağını düşünerek yazmıştım. “Yumurtalar rafadan attın yine kafadan” diye başlıyordu. Arasında bu parçamında olduğu Diğer Sanatçılara satmayı düşündüğüm onbir parçamın CD sini, bundan üç ay kadar önce bir iki yere, Menejere bıraktım. Demek istediğim yakında, “Rafadan, kafadan” gibi sözler veya diğer parçalarımdan yine bana ait vurgulamaları yakın zamanda duymaya başlarız! Bir de, benim düşünmeme sebep olan konulardan bir ikisi de, bu gün nasıl bilmiyorum. TRT’ye bir şey teslim etmeye, (hatırladığım kadar Ankara’ya gidip elden teslim ediyorlardı.) Bir iki büyük şehirlerdeki binalarında, bu işler için birer ofis açıp başına iki adam koyamıyorlar mıydı? Veya bugün yine nasıl bilmiyorum. Konservatuarda, klasik Türk müziği ve Batı Müziği birlikte öğretiliyordu. Ondan sonra Batı Müziği yapan sanatçıdan Batı Müziği okumasını bekle. İstisnalar kaideyi bozmuyor ama. böyle olmuyormu? Bugün bile, o uzun Arabesk hükümdarlığından sonra bıraktığı izleri görmüyormuyuz? Adam Rock çıyım diyor,
Batı enstümanları, saçlar uzun, küpe kıyafet, hepsi buraya kadar tamam, asla bir şey dediğimiz yok böyle olması da doğru, papyon takacak hali yok ya, lakin adam Arabesk tarzı okuyor, veya Pop sanatçısı, Klasik Türk Müziği gırtlağıyla okuyor. Bütün bunların arasından, benim müziğim de, Osman Tekin kardeşime “düğün müziği” gibi oluversin. Bu anlayışla yine biz bize çalıp, üretip dinlemeye devam edelim, kimsenin bir şey dediği yok ama lütfen kimsede Avrupa’ya, Dünyaya açılmaktan bahis etmesin. Demek istediklerim, zaten belli bir kesim için. Nedenini az önce kısaca bahis etmiştim. Bunlar o kadar ince ve detaylı konularki uzadıkça uzar. Burada izahı zor. Osman Tekin kardeşim yine diyecekki, ben Avrupa’ya, dünyayamı açıldım? Tabiki bunu demek istemedim ve ben öyle bir istek doğrultusundada müziğimi yapmadım. Çocukluğumdan başlayan birikimlerle, bende oluşan bir kültürle müziğimi yapıyorum ve benim müziğimi bir Batılı yadırgamadan dinliyor. Otuz yıl kadar yurt dışındaki çevremi de bir düşünelim! Hatta bir zamanlar, siyah Amerikalı dört kişilik bir vokal grubu, bir arkadaşları Amerika’ya gideceği için üçünün, istedikleri Müzik tarzının benim yaptığım tarz oluğunu ve çok beğendiklerini söyleyerek, benle beraber çalışmak istemelerini biliyorum. Adamlar benim evde, dört ses, mikrofonsuz bir şarkı söylediler, şahane, izah edemem. Kayıt etmiştim ve kaset hala bende bir yerlerde duruyor. Şunuda söyleyeyim, yaptığım parçalarımdan, Türk Müziğine uygun parçalarda var fakat ben onları, bende Klasik Türk Müziği gırtlağı olmadığı için okuyamıyorum. Zaten kendim için yaptığım parçalar değil. Mesela, biz hala müzikte, bizim Türk motiflerini illaki Batılıya tanıtma zihniyeti ile yaptığımız Müzikle ve üstüne Klasik Türk Müziği gırtlağı ile veya Arabesk tarzı okuyarak Batıya açılmayı ümit ediyorsak daha çok bekleriz. İki üç sanatçımız kendini, bir iki parçasıyla dışarıda tanıtması elbette bir başarıdır ama benim için bu çok çok az bir başarı. Bizden, Batı Müziği seven, dinleyen insanlar, çeşitli tarzlarda, hemen hemen hepsini dinliyorlar. Acaba Batılı, bizim Pop ve Rock Müziğimizden her parçamızı dinliyor mu? Benim bu konuda, Müzik camiasında, konu olduğunda yıllardır demek istediğim, illaki Türk motiflerini ve sazlarını kullanacaksan, Batı tarzı hazırladığın parçaya göre, yerinde, teknolojinin yardımıyla kısa birer efekt olarak kullanılıp tatlı tatlı yedirilmesidir. Birde şuna şahit oluyorum. Sen kalk Batı Müziği tarzlarından bir müzik yap ve içeriği anlamsız veya anlaması zor sözlerle Batı tarzı okumaya çalış, sanki plağı tersinden dinliyormuşcasına ortaya çıkan bu sonuçtan sonra, bu parçanın Türkiye’de dahi büyük kitlelere ulaşması biraz zor olur desem de, Türk Rock Müziğinde bu örneklere rastlıyor ve Türkiye’de belli bir kitlenin bunları dinlediği günleri yaşıyoruz. Müzik denilmeyecek, güya bir Tarz ve küfürlü sözlerde var onlara hiç girmeyelim. sadece, kulağa küpe, göbeğe persing takıp veya pahalı modern elbiseler alıp bunları günlük normal ortamlarda bir defiledeymiş gibi giyip, Türkiye şartları ve Kültüründen bir düşünce yapısı, ile Batılı, Avrupalı olunmuyor ve sonunda yapılan işlerde Türkiye’ye özel olmaktan öteye gidemiyor.
Burada bunu küçümser anlamda demiyorum yine yanlış anlaşılmasın, sadece çevrende, kültüründe nasıl bir yaşam tarzı varsa veya yaşamın bu Doğu Batı Kültürü arasında geçiyorsa ve bilgilerin hangisinde daha ağır basıyorsa o tarz işler yap daha başarılı olursun demek istiyorum. Bir de başarılı Samanyolu parçasını bir düşünün! Batı kalıplarında oluşu ve sevgili Berkant’ında okuyuşunda ne arabesk nede Klasik Türk Müziği Gırtlağı olmayışı. Samanyolu’nu sonra,
Fransız bir şarkıcı “O Lady Mary” olarak yabancı dilde okudu ve bizim Samanyolu Pop Müzik tarihinde Klasiklere girdi. Berkant o zamanlar bu parçayı, önceden İngilizce okusaydı acaba ne olurdu? Sadece Müzikte problemlerimiz yok. Çocukluğumdan beri hep görürüm, neden ikide bir aynı yollar kazılır durur? Neden hala elektrik su yine arada bir kesilir? Neden hala fırınlarda orada burada kuyruklar oluşur? neden bir yaşlı emekli maaşını almak için bu kuyruklarda beklerken ölür?
Vb. Neden biz hala kendimize bakmayıp onun bunun yaptığı işleri, kendi anlamak istediğimiz gibi başkalarınında anlamasını bekleyerek, karşıdaki hedef kişiyi veya kişileri batırmak, karalamakla uğraşırız? Biz önce oturup kendimizi sorgulamalıyız.
Neyse devam edelim. Birde şunu sıkça duyuyorum. Aklım ermiyor, adam Klasik Türk Musikisi diyor. Tamam, bir anormallik yok. Fakat arkasından Pop Müziği diyor. Eğer bu insan eski tarz konuşuyorsa, her Müzik tarzına Musiki demesi lazım bence. Bir Musiki bir Müzik derse,
bence o insanın beyin sigortasındaki kablolarda arıza var demektir. Jazz kelimesinide Caz yaptık Caz diyede söylüyoruz, sanki kendi Müziğimizmiş gibi. Rock’a ne zaman sıra gelecek, Rok yapacağız ve Rak diye söyleyeceğiz? ;)
Birde konuşmalarda, ikide bir “eee...eee...” denilmesi. Beyinlerimizde, Sağlığımızda, yaşantımızda, kültürümüzde, gerçekten bir sorunmu var? Ne karışık işler değilmi? Ben burada kişileri değil, bu günlere getirilmiş toplumumuzu ve anlayışı eleştiriyorum. İşte sana eleştiri! Kısa bir süre önce, İnternetde bir sayfaya rastladım ”O zamanlar” ve bu sayfayı hazırlayan, kendisi ile görüşerek tanışamadığım, Cemil Yüce kardeşimi, o zamanları ve o zamanın Müziklerini seven insanlara,
hiç bir çıkar beklemeden vermiş olduğu hizmet ve emeği için tebrik etmek istedim.
İnsanlar en azından evlerinde, bu günün dertlerini biraz olsun unutup,o zamanların, bugün zor bulunan Müziklerini dinleyip, o zamanların atmosferini tekrar yaşıyorlar. Kimileride Müzik kolleksiyonlarını zenginleştirme fısatını buluyor. Fakat heryerde bilgiçlerin, işgüzarların olduğu gibi, buradada biri çıkıp o güzel atmosferi bozabiliyor! Ne diyeceksin oluyor işte. Benim yaptığım “Düğün Müziğini”! İse, ellili, altmışlı ve yetmişli yılların Müziğini bilen bir Batılı veya Türkiye’den, Rockn’Roll, Rythm&Blues, Soul, Surf, Country vs. Müzik Kültürüne sahip veya o Müzik tarzlarını bilen kişiler daha iyi anlarlar Burada kastedilen kültürde budur. Diğerleri kültürsüz mü gibi genel anlamda yanlış anlaşılmasın. Müzik evrenseldir. Kendi kuralları içinde sınırsızdır. İstersen sadece ıslıkla da Müzik yapabilirsin, araba kornasıylada vb. Hem zaten dediğim gibi Müziği, önce ben kendim için yapıyorum, beğenilir veya beğenilmez ve benim bu konuda bir iddiam da yok..Myspace de olanlar, oraya idareten konulmuş, fazla düşünülmeden, Keyboard ile yapılmış Enstrümetal Batı tarzı
(bir parça kısmen) parçalardır. Benim şimdiye kadar yapmış olduğum ve sayısını unuttuğum bestelerimin hepsi, birer demo halindedir. Hatta demodan da öte, unutmamak için yazmış olduğum notlarım gibi. Umarım, gerçekleri yansıtan ve diğer konularıda içeren bu uzun sohbetimizden, Kemal Osman Tekin kardeşim, Kontlar ve benim hakkımda biraz aydınlanmıştır. İnanıp inanmayacağı yinede kendi bileceğidir. Ancak bir kişi hakkında bir yazı yazacaksa, o kişiye karşı bir savaş mı açmış yoksa iyi niyetle bir eleştirimi yapıyor? Yazarken bunun farkında olmasını dilerim.
Manitu aşkına, savaş baltalarını gömelim ve bunu ateş suyu ile kutlayalım ne dersin? :)
Buradan herkese, sağlık, sevgi ve herşeyin gönüllerince olması dileklerimi iletiyorum.
Hoşçakalın
Cüneyt Algür
NOT: Bu konularda bir daha buraya bir yazı yazmayacağım. Benim hakkımda yazılan bir yazı için, bu yazının arkasında, olası tanıdığım bir kişiyide var sayarak, hem genel olarak hemde o kişiye yönelik, samimi olarak yazdıklarım, umarım anlaşılmıştır. Yazdıklarımda hiçbir abartı olmaması ile birlikte, hayatımdaki olaylardan, yaşadıklarımdan bir kısmını, bölüm bölüm kısaca gerçek bir şekilde anlatmaya çalıştım. Bu uzun sohbete katılan sabırlı kişilere, ilgilerinden dolayı, kendim ve Müzik adına teşekkür ederim.